Youtube’da bir video ararken yan tarafta bir video çıkıverdi. Başlığı dikkatimi çekti, açıp izledim. Ateist olduğu anlaşılan bir şahıs Kur’an’ın –hâşâ- uyduruk bir kitap olduğunu, peygamberimizin -hâşâ- gerçekte peygamber oldmadığını kendince ispatlamaya çalışıyordu. İnternette farklı şahıslara ait bu tarz yüzlerce, binlerce video var. Nitekim ben daha önce de bu mahiyette başka videolar izlemiştim. Bütün bunların üzerine facebook'ta bir grupta bir şahsın İslam’a ve Müslümanlara yönelik eleştirel mahiyette bir yazısını okuyunca “küfrün mantığı” ile ilgili kanaatim iyice pekişti.

Önce bu video ve yazıların internet ortamında cirit atmasına ilişkin bir tespitte bulunayım:

Eskiden “kâfir” deyince aklıma hep Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi peygamberimiz dönemindeki İslam düşmanları gelirdi. Reel hayatta bir kâfirle muhatap olmayan her insan için de bu böyledir. Günümüzde ise artık bir kâfirle muhatap olmak, onun düşüncelerini öğrenmek bir “tık” kadar yakınınızda. Bu tip yazı ve videoların ulu orta servis ediliyor olması inkârcılığın nefesinin her an ensemizde olduğunu hissetmemiz bakımından son derece rahatsız edici. Bunu özellikle yeni yetişen nesillerimiz için söylüyorum. Yeni nesillerimizin çok büyük bir kısmının dinî alt yapısı yok. Özellikle lise ve üniversite yaş grubunda olan, din hakkında bir bilgisi olmayanların, sözüm ona “bilim”, “çağdaşlık” vb. şeylerden hareketle İslam’a yöneltilmiş itiraz, hakaret ve eleştirileri kendi iç dünyalarında reddedecekleri bir savunma mekanizması gelişmiş değil. Daha da kötüsü bu gençlerimiz her an internetle iç içe. Elindeki cep telefonu ile giremediği site, karşılaşmadığı tehlike ve fitne yok gibi. Üstelik bütün bunlara set çekme, baraj koyma imkânınız da yok. Cep telefonu almasanız, tablet, o yoksa bilgisayar… Evinizde yoksa arkadaşından, komşudan vs. Hâsılı gençlerimizin bu tip zararlı fikirlerle muhatap olmasını engellemek mümkün değil. Öyleyse onların bu fikirlerle karşılaştığında bunlardan etkilenmeyecek bir yapıya getirilmesi gerekiyor. Onlara manevî bir aşı lazım. Nasıl ki aşı, vücudun mikroplara karşı direncini artırıyor ve artık mikroplar vücuda etki etmiyorsa bizler de küfür, şirk, ahlaksızlık akımına karşı gençlerimize manevî aşılar yapmalıyız. Bu, işin bir boyutu.

Şimdi dine cephe alan, karşı çıkan, alay ve hareket eden bu kimselerin hangi noktadan hareket ettiği meselesine geleceğim. Yaptığım bütün incelemelerde dine yönelik itirazların iki gruba ayrıldığını gördüm: a) İslam’ın temel kaynaklarına (Kur’an ve Sünnet’e) yönelik itirazlar. b) Müslümanların içinde bulunduğu duruma yönelik itirazlar.

İslam’ın temel kaynaklarına yönelik itirazları dinleyip okuduğumda gördüğüm şu:

a) Bu itirazları yöneltenlerin çok büyük bir kısmında en önemli özellik “çarpıtma”. Bu çarpıtmanın temelinde ise kasıtlı, bilinçli bir İslam düşmanlığı yatıyor. Bir sözü kasıtlı olarak yanlış anlamak ve anlatmak için olanca güçlerini harcıyorlar. Bir sözün bağlamını çarpıtma, önünden ve arkasından kopararak cımbızlama, o söze hiç kastedilmeyen bir anlamı giydirme sıklıkla görülüyor. Söz gelimi müşriklerle savaşmayı emreden bir âyet bağlamından koparılıp İslam’ın şiddet ve terör dini olduğu, barbarlığı ve vahşeti emrettiği gibi servis ediliyor.

Kâfirlerin bu çarpık mantığı onların her şeyi çarpık görmelerine yol açıyor. Nitekim peygamberimiz dönemideki kâfirler de kendi tanrılarının taştan, tahtadan olmasına ses çıkarmadıkları halde Allah'ın elçisinin etten, kemikten olmasına itiraz ederek "bir insandan peygamber mi olur?" diyorlardı. Ama taştan ilah oluyor öyle mi?

b) İtirazların önemli bir kısmı da “yanlış anlama”dan kaynaklanıyor. Kur’an’ı anlamak, bir gazete yazısını anlamak gibi değildir. Kur’an’ın indirildiği dili, bağlamı ve başka pek çok şeyi bilmeyi gerektiriyor. Bu yapılmaksızın salt mealden hareket edildiğinde pek çok yanlış anlamalar meydana geliyor.

Müslümanların yaşantılarından hareketle İslam’a yönelik itirazlar da şu hususlar da şöyle bir mantık işletiliyor: Eğer İslam denilen din iyi, güzel, doğru bir şey olsaydı öncelikle bunun “biz Müslümanız” diyen kimseler üzerinde görünmesi gerekirdi. Oysa Müslümanlar bugün dünyada “en rezil” konumda bulunan kimselerin başında geliyor.

Diyorlar ki:

a) Dünyanın en verimli kaynakları Müslümanların elinde olduğu halde bunu işletemiyorlar. Batılılar onları sömürüyor.

b) Müslümanlar arasında mezhepler, cemaatler, tarikatlar arasında kavgalar bir türlü bitmek bilmiyor. Her biri kendisinin en doğru Müslüman olduğunu ileri sürüp kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştiriyor veya kâfir ilan ediyor.

c) Müslüman ülkelerde hak ve adaletten eser yok. Daha da kötüsü Müslüman halklarda hak ve adalet arayışı yok. Her şeyi kaderle izah etme ve öte dünyaya erteleme anlayışı var.

d) Müslüman ülkelerde halk iradesine hiçbir değer verilmiyor. Tamamen despotik rejimler, krallar onları yönetiyor.

e) Müslümanlarda ahlaksızlık had safhada. Onlarda her haltı yiyip sonra hacca gitme, tövbe etme yoluyla günahlardan sıyrılma peşindeler. Bu inanç onları ahlaksız yapıyor.

f) Müslümanlarda kadın-erkek ilişkileri sorunlu. Kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapıyorlar.

Bu maddeleri ve daha başka şeyleri sıralayıp duruyorlar. Bizim gençlerimiz Müslümanlara yönelik bu eleştirileri boca edilmiş halde görünce ister istemez “gerçekten de bu İslam iyi bir şey olsaydı önce Müslümanları iyi hale getirirdi. Demek ki İslam’ın kendisinde iş yokmuş” diye düşünebilirler.

Elhak bu maddelerdeki eleştirilerin hiç değilse bir kısmı doğru. Ne yalan söyleyelim Müslümanlar olarak dünyaya hiç de iyi bir görüntü vermiyoruz. Dinimiz ile yaşantımız arasındaki makas açılmış durumda. Ama bu durumda İslam’ın kendisini mesul tutmak doğru mu? Kaldı ki dünya üzerinde hangi din, felsefi düşünce, doktrin bu durumdan kurtulabilmiş ki?

Şimdi yeterince uzattığım bu yazının sonuç kısmına geleyim:

Benim çocukluğumda dini öğrenmek ve öğretmek namaz kılmayı öğrenmek, elif-ba cüzünü bitirmek, 32 farzı saymaktan ibaretti. Her şey bu kadar basitti! İnternetin, cep telefonunun olmadığı, televizyonun tek kanal ve günde üç saat olduğu bir dünyada İnsanların din konusunda kafalarını karıştırmak çok zordu. Bir çocuk namaz kılmayı, Kur’an okumayı, 32 farzı öğrendiğinde “dini bütün bir Müslüman” olurdu! Şimdilerde yeni nesillerimizi küfürden, şirkten, ahlaksızlıktan korumak, onları “şuurlu Müslüman” haline getirmek sırtımıza çok daha büyük yükler yüklüyor. Okulların açılmasına az bir zaman kaldığı şu dönemde her ana-baba ve öğretmenin bu konuda sorumluluğunun farkında olması gerekiyor.

Rabbimiz nefislerimizi ve nesillerimizi İslam’dan ayırmasın.

(Soner Duman/28.Zilhicce.1439/08.Eylül.2018/Cumartesi)