Mûtû kable en-temûtû

"Ölmeden evvel ölünüz!.."


Bugün insanlık, bu emri, ruhunu öldürerek yerine getiriyor, ne yazık!..
Nefisler azgın, saldırgan, dipdiri...

Halbuki bir ders hocamız, "Ölmeden evvel ölmek, nefsin (bedenin) ölü gibi isteksiz hâle gelmesidir." demişlerdi...

Lâkin şimdilerin genelinde ruh isteksiz hâle geliyor; namaz zevk vermiyor,
tefekkür zor geliyor, Kur'ân kalbe inmiyor, anılınca kalpler titremiyor...

Ve nefis, dünya nimetlerine dalmış homurdanıyor.
Yani cesetten (nefisten) ibaret kalmış insanlar oluveriyoruz, her şey "ben" oluyor.

"Ben"im çevremde dönsün istiyor dünya.
Halbuki İdris -aleyhisselâm- ölmeden evvel öldüğü için Rab Teâlâ,
canını bile almaya gerek duymadı da öylece ref etti göğe...

Sallâllâhu aleyhi ve Sellem Efendimiz, bu dünyada mârifetin zirvesine erip
kendinden geçtiği için müşâhedesi âhirete kalmadı; hem de ne büyük hiçlik ve diğergâmlık ki,
Refik-i Âlâ'sına kavuştuktan sonra yine döndü ümmetinin başına...

"Üsve" olsun diye ref edilmek yerine,
geçirildi ölüm kapısından En Sevgili!..

Hani diyor ya Üstad:

"Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber"

İşte bütün mesele bu; olmak ya da ölmek...

"Ben"i öldürüp rûhu olduranlardan mıyız, rûhu öldürüp nefsi oldum iddiasında bulunanlardan mı?!

Ölmeden evvel ölmeyi, ölümü yaşayandan dinlemek için Mesnevi'den bir tefe'ül açtım;
bakın ne çıktı:

"Var olan Sen'sin ancak Allâh'ım!

Biz ney gibiyiz. Bizdeki ses, Sen'dendir. Biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı Sen'dendir.

Ey bizim canımıza can olan Rabbim, biz, kim oluyoruz da Sana karşı "biziz" diye ortaya çıkalım.

Aslında bizler de, bizim varlığımız da birer "yok"tan ibaret!..

Allâh'ım, fânîyi varmış gibi gösteren "Gerçek Varlık" Sen'den ibâret.

Görünüşte biz hepimiz de birer aslanız. Ama bayrak üstündeki aslan gibi...

O aslanların zaman zaman oynayışı, saldırışı rüzgârın tesiri iledir.

Bayrakların üstündeki aslanların oynayışları görünür de, onları oynatan rüzgar görünmez.
O görünmeyen, hiçbir zaman eksik olmasın, bizden uzak kalmasın.

Allah'ım, bizi hareket ettiren güç de, bizim var oluşumuz da Sen'in lütfun, ihsânındır.
Varlığımızın hepsi de Sen'dendir. Sen'in eserin, Sen'in îcadındır.

Yok olan bizlere, varlık lezzetini Sen tattırdın.
Sonra tuttun, var gibi görünen bizleri, kendine âşık ettin.
Bizlere verdiğin mânevî varlık lezzetini, lutfettiğin nîmeti geri alma.
İhsan ettiğin mânâ aşkını, bizden esirgeme.
Eğer o mânevî lezzeti, feyzi esirgersen, onları Sen'den kim arayabilir?

Resim, "Sen beni neden böyle yaptın?" diye ressama nasıl olur da çıkışabilir?

Allâh'ım, Sen bize bakma, bizim yaptıklarımızı görme!..

Sen kendi lutfuna, kendi cömertliğine bak.

Allâh'ım, ne biz vardık, ne de bizim dileğimiz vardı.

Sen'in lutfun, bizim söylenmemiş sözlerimizi duyuyor, işitiyor, bizi varlığa çağırıyordu.

Allâh'ım! Bu duâmızı Sana ulaşan duâlardan kıl..."

(Mesnevî, Şefik Can Tercümesi, c.1, sh: 599-610)