Filistin: Tarihin Mütemadiyen Yazıldığı Ülke







Yazan Prof. Dr. Ahmet KAVAS | İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi


Birleşmiş Milletlerin 1945 yılındaki kuruluşundan bugüne kadar aradan geçen 72 yıl içinde sıralarına üye olarak oturan nice ülke temsilcisi var ki haritalarda belirtilen isimleriyle geçirdikleri tarihî süreçleri bile iki asır, hatta bir asır dahi geriye götürülememektedir. Ama bir ülke var ki, ona zoraki gözlemci üye konumu ancak 29 Kasım 2012 günü verilebildi. Burasının coğrafî adı Filistin, başşehri tabii olarak Kudüs, halkı da 14 asırdır Müslümandır. Hz. Muhammed’in izinde dinlerinin kendilerine öğrettiği hoşgörü, tahammül, sabır, hasılı gök kubbe altında birlikte yaşama adetlerine bağlılık adına aralarına Hristiyanı da aldılar, Yahudi’yi de. Oysaki sadece bu ikisi İslamiyet gelmeden önce buralar yaşanmaz hale getirilirken acı çekmenin ne demek dolduğunu, hatta bugün İsrail’in yaptığı gibi acı çektirmenin de ne anlama geldiğini yaşamışlar, yaşatmışlardı.

Tarihçiler Filistin adının bu topraklara isim olduğu dönemi tespit için kendilerini çok yormadılar. Elbette ki milattan önceki asırlarda “Filistler” diye bir toplum vardı ve bunların yaşadığı ülkeye de Filistin denmişti. Fakat Arapların “Bilâdüşşâm” dedikleri bu coğrafyadan geçen kavimlerin, milletlerin, inanış biçimlerinin isimlerini sıralamak bile epeyce zordur. İnsanlık ilk defa bu topraklarda mı doğdu kesin bilmiyoruz, ama nice medeniyetin binlerce yıllık mazisinin buralarda şekillendiği bir gerçektir. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam inançlarının gereği risaletle görevlendirilen nice peygamber ya burada yaşadı ya da burada mutlaka bir müddet bulundu. İçlerinde en önemlileri ise Hz. Musa’nın Mısır’dan buraya hicreti, Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi ve Hz. Muhammed’in Mekke’den Mescid-i Aksa’ya, buradan miraca çıkmasıydı. Özellikle henüz Mekke döneminde namazlarını Kâbe’yi önüne alıp Mescid-i Aksa’ya dönmesi ve Medine’ye hicretinden sonra da 17 ay namazlarda Mescid-i Aksa’ya dönerek kılması tüm Müslümanların tarih boyunca buraya büyük kutsiyet atfetmelerine sebep oldu. Öyle ki bu hissiyat sayesinde burayı sadece kendileri için değil, aynı düşündeki diğer iki din mensubuna da daima her türlü tahammülü gösterip birlikte yaşamanın en güzel örneğini gösterdiler.

Dünyada insanlığın neşvünema bulduğu nice merkezi yerler vardır ve oralarda tarih kısa veya uzun asırlar yaşanmış, ama şu anda yazımı durmuş gibi sakin ve sessizdir. Fakat Filistin topraklarında tarih mütemadiyen yazılmaktadır. Yahudiler için milattan önceki asırlar adeta putlaştırılıp o dönemleri yeniden yaşamak uğruna tüm insanlığı yok edecek kadar bu coğrafyayı kendi adlarına ölüm kalım meselesi yapmak artık dinî değerlerin de çok ötesinde bir noktaya ulaştı. Tarihlerinde yaşadıkları ne kadar acı hatıra varsa çok daha fazlasını bugün Filistin halkına gözlerini kırpmadan reva görmektedirler. Kimdir bu acılara maruz kalan Filistin’in mazlum ve masum halkı? Bunlar sadece Arap mıdır? Haçlılar zamanında gelen Batılı toplumların soyundan gelen Hristiyan veya bazı aralıklarla farklı coğrafyalardan buralara göç etmelerine müsaade edilen Yahudiler midir? Aralarında Türkler, Habeşliler, Mağripliler; kısacası Afrika’dan, Asya’dan ve Avrupa’dan gelen başka kimler vardır? İçlerinde sadece Yahudiler hariç hepsi XX. yüzyıla gelindiğinde yeni bir kimlik kazanmış ve onlar artık ortak bir isimlendirmeyle Filistinlilerdir. Çünkü onları XX. yüzyıldan günümüze uzanan zulmün karşısında bu yeni kimlik tutmaktadır. Artık üzerlerinde denenen tüm zulümleri göğüsleyerek bu topraklarda yaşasalar da, dünyanın öbür ucundaki Latin Amerika ülkelerinde bile yaşamaya zorlansalar da onlar hep Filistinlidir ve böyle isimlendirilmeyi tercih ediyorlar. Batı, siyasetin en hileli oyunlarını geçtiğimiz asır içinde bir kez daha oynamış, bu tarihi coğrafyada Osmanlı adaleti ve merhametini sinsice yok edince bugün Filistinli, Ürdünlü ve İsrailli diye üç yeni kimlik ortaya çıkmıştı. Kudüs ise doğu ve batı diye tarihinde hiç olmayan bir şekilde ikiye ayrıştırıldı.

Yahudiler yaklaşık 2000 yıl önce çıkartıldıkları Kudüs için 3000 yıllık başkentimiz demeye başladılar. Arz-ı mev’ûd, yani vadedilmiş topraklarda bundan 14 bin yıl öncesine ait izlere rastlamıştır. Filistin’in ilk halkı Samilerdir ve onların soyundan gelen, hatta ilk Arapların da ataları kabul edilen Amalika ve MÖ III. bin yılda burada yaşayanlar Kenanlılardır ve onların adına istinaden bölgeye Kenan diyarı da denmektedir. Kavimler göçü zamanında MÖ 1200’lü yıllarda buraya gelenlere Filistler denmekteydi. Sahil kısmında bundan üç bin yıl önce yaşayan ve zamanla Akdeniz havzasına da yayılan Fenikelilerin ve Aramîlerin de ata yurdu bu bölgedir. Hz. Musa ile Mısır’dan göçün de bu asırlarda olduğu, Amâlika ve Filistlerle çarpıştıkları tarihi olarak anlatılmaktadır.

MÖ XI. yüzyılda ilk İsrail devletinin kurulduğu ve kralları Talut’un yerine geçen Hz. Dâvud’un bugünkü Kudüs’ü alıp bir saray yaptırıp Amâlika ve diğer kavimleri boyun eğdirip 33 yıl idaresinde tuttuğu rivayet edilmektedir. Hz. Süleyman ise MÖ 972-932 yılları arasında buraya altın çağ denilen en iyi zamanını yaşattı. Süleyman Mabedi ve Mescid-i Aksa gibi binalar bu dönemde ilk defa inşa edildi. Onun vefatı ile devleti başşehri Sâmiriyye olan İsrail, diğerininki de Kudüs olan Yahuda adıyla ikiye ayrıldı ve Asurlularca bunlardan ilki MÖ 721’de, diğeri de MÖ 586’da yıkıldı. Halkın çoğu Mezopotamya’ya sürüldü. Bir müddet sonra Pers İmparatoru Kyros önce Bâbil’i ardından da bugünkü Filistin topraklarını ele geçirince İbraniler olarak da bilinen Yahudilerin bir kısmı eski topraklarına dönebildiler. Bâbillilerin yıktıkları Süleyman mabedi ve diğer binaları tekrar onardılar. MÖ 334’te yaşanan bir diğer istila ise Büyük İskender tarafından yapılmış ve Kudüs işgal edilmiştir. Süleyman mabedi ibadete kapatıldığı gibi halk putlara tapmaya zorlanınca büyük isyan çıktı. Romalılar da epeyce kuvvetlenince bu bölgeye uzandılar ve MÖ 63 yılında başlayan istilaları MS 70 yılındaki Roma Kralı Titus’un Kudüs’ü yağmalamasıyla yeni bir döneme girildi. Bu arada Hz. İsa Filistin’in Nasıra şehrinde doğmuştu.

115-117 yılları arasında Roma’ya karşı yaşanan yeni bir Yahudi isyanı sonrasında sayıları iyice azalırken 132-135 yıllarındaki üçüncü isyanlarında buradan bir kez daha sürüldüler. Romalılar yeni binalar inşa ettikleri buranın merkezine Aelia adını vermişler ve Araplar bunu İliya olarak telaffuz ediyorlardı.

Medeniyetlerin başkenti: Kudüs

Yahudilerin en son Romalılar tarafından tam 1700 yıl önce çıkarıldıkları Kudüs şehri nasıl olur da sadece onların üç bin yıl aralıksız başkentleri olabilir? Hristiyanlara gelince burayı adeta tüm benliklerinin ayrılmaz parçası kabul etseler de tüm varlıkları 312’de Roma imparatoru Konstantinius’un bu dine girmesi ve bu imparatorluğun 395’te ikiye ayrılmasıyla Doğu Roma da denilen Bizans’ın idaresinde üç asırdan biraz fazla kalmasıdır. 611 yılında Sasani saldırısına uğrayan Kudüs’te 614’te büyük bir katliam olmuş, 629’da da Heraklius tarafından alınarak tekrar Bizans’ın eline geçmişti. Hz. Ebubekir’in hilafeti döneminde 634’te Amr İbnü’l-As komutasında Filistin’de fetihler başlamış, 638 yılında Ubeyde İbn Cerrâh’ın Müslüman orduları burasını barış yoluyla fethedip bizzat Hz. Ömer’in eliyle teslim aldılar.

İslami döneme girer girmez burada yeni dinin yayılması yanında bilhassa Emeviler döneminde epeyce Arap kabilesinin buraya göçü teşvik edildi. Halife Abdülmelik b. Mervan Kudüs’e çok önem verdiği gibi yerine geçen oğullarından Velid ve Remle’yi Filistin’in başşehri yapan Süleyman da hilafetleri döneminde babalarının izinden gittiler. Kudüs’e Müslüman toplumlar içinde ilk defa büyük değer verenler Emevî halifeleri olmuştur. 90 yıllık iktidarlarında yıkılan Mescid-i Aksa’dan Kubbetüssahra’ya, şehri çevreleyen surlardan diğer cami ve benzeri binaları yapmalarına kadar onların izlerini taşımaktadır. Abbasilerin kurucusu Ebû Mansur da Kudüs’e aynı şekilde değer vermekteydi.

Müslümanlar 1099-1244 yılları arasındaki 145 yıllık Haçlı işgali hariç 1917 yılına kadar 1134 yıl bilfiil Kudüs’ü Mekke ve Medine ile birlikte üçüncü kutsal şehir kabul ederek burasına sahip oldular, bazı yöneticiler için vefat edildikten sonra buraya gömülmek bir ayrıcalık kabul edildi. Bu kadar süre Müslümanlarca idare edilen Kudüs “Yahudilerin başkentidir” ifadesinin yaşanmış son iki bin yılda hiçbir karşılığı yoktur.

Günümüzde iki milyarı aşan Müslüman toplum içinde Kudüs konusunda duyarlılık giderek azalmaktadır. Yahudilerin XX. yüzyılın başında Osmanlı Devleti’ne karşı yıkıcı hamleleri fırsata çevirerek bu mukaddes şehri sadece kendileri için vadedilmiş topraklar olarak dindaşlarına ve dünya kamuoyuna takdim etmektedirler.

Bir Türk-İslam şehri olarak Kudüs

Abbasilerin iktidara gelişinden bir asır sonra Mısır’da devlet içinde devlet olan ve anayurtları dahil yeryüzünde yayıldıkları tüm coğrafyalardaki ilk Müslüman Türk devleti olarak bilinen ve Ahmed b. Tolun tarafından 868’de Mısır’da kurulan Tolunoğulları 878’de Kudüs’ü idaresine aldı. Türklerin idaresindeki ilk dönemdir. Kurduğu hâkimiyet 905 yılında sonlandıysa da çok geçmeden yine Mısır’da İhşidîler adıyla ikinci bir Müslüman Türk devleti daha doğdu ve Kudüs’e çok önem verdiler, ölen hanedan mensupları buraya defnedilmeyi vasiyet ettiler. 969’da Fatımîlerin Mısır’ı ele geçirip 972’ye kadar Kahire’yi yeni başkent yapmalarından sonra Arap yarımadasına doğru topraklarını genişletince Kudüs’ü de idarelerine geçirdiler ve yaklaşık bir asır ellerinde kaldı.

Büyük Selçuklu Devleti İran'a kadar Kuzey Irak ve Suriye’ye kadar genişleyen hakimiyet alanlarına kısa zamanda Kudüs’ü de dahil etti ve Müslüman Türklerin üçüncü defa burada idareleri başladı. 1069-1070’de Kurlu Bey Filistin’de bir Türkmen Beyliği kurdu ve onun 1071’de vefatı üzerine yerine Büyük Selçuklu Devleti adına Sultan Melikşah’ın kardeşi Tutuş’un komutanlarından Atsız b. Urak geçti ve 1071’de Kudüs’e gelerek burasını alıp Abbasi Halifesi ve Sultan Alparslan adına hutbe okuttu. 1079’da Suriye Selçuklu devletini kuran Tutuş Kudüs ve civarını Artuk Beye ikta olarak verdi. 1091’deki vefatından sonra da bunun oğulları Sökmen ve İlgazi 1098’de Fatımiler lehine kaybedene kadar 28 yıl Selçuklu idarelerinde kaldı. Ancak Avrupa’dan yola çıkıp Anadolu’yu baştan başa geçerek gelen birinci Haçlı ordusunu Fâtımiler durduramadılar ve 1099’da Kudüs de işgal edildi. Şehri kendilerine teslim eden Fâtımî Valisi İftiharuddevle beraberindeki az sayıdaki askeri ile emân alıp buradan sağ çıkarken çocuk, kadın ve yaşlı demeden tüm Müslüman Kudüs halkı kılıçtan geçirildi. Tüm mabetler ya yıkıldı, ya da kiliseye çevrildi. Onlarla birlikte Yahudilerin de tamamı öldürüldü.

Bu haber Suriye’de ve Anadolu’da Müslümanları ve özellikle Türkleri çok üzdü. Burayı tekrar almak ve huzura kavuşturmak için her fırsatı değerlendirdiler. Şam ve Halep Atabeği olan Nureddin Mahmûd Zengi’nin gerçekleştirmek istediği üç hedefinden birincisi Haçlı kalıntısı Suriye bölgesindeki krallıkları ortadan kaldırmak, ikincisi Mısır’ı Fâtımî idaresinden kurtarmak ve üçüncüsü de özellikle Kudüs’teki Hristiyan varlığına son vermekti. Bunlardan ilk ikisini gerçekleştirdi, üçüncüsü için de tüm hazırlıklarını yapmasına rağmen 1174’teki vefatı üzerine kumandanlarından Selahaddin-i Eyyûbî 1187 yılında onun bu muradını Eyyûbiler adıyla kurduğu devleti adına gerçekleştirdi. Ancak onun 1193’te vefat etmesi üzerine Kudüs bir kez daha Haçlıların eline geçti.

1244 yılında Mısır’da Eyyûbi hâkimi el-Melikü’s-Sâlih ile anlaşan ve merkezleri Orta Asya’dan kısa zamanda Anadolu ve Suriye bölgesine kadar gelen Hârizmşahların son temsilcileri Kudüs’ü Haçlılardan geri aldılar ve böylece 145 yıllık zulüm tamamıyla sona erdi. 1250 yılında Mısır’da Eyyûbiler’in yıkılması üzerine kurulan Memlüklü devletinin ikinci kurucusu olarak Sultan Baybars kabul edilmektedir. Başta Kudüs olmak üzere bir taraftan bölgedeki Haçlı kalıntılarına karşı mücadele ederken, diğer taraftan da tüm Müslüman alemi için büyük tehlike haline gelen Moğollar’ı 1260 yılında Ayncâlût Savaşı’nda yok edince artık yeni bir dönem başladı. Memlükler ilk Haçlı istilasından itibaren mahvedilip adeta tüm Müslüman izleri silinen Kudüs’ü adeta yeniden inşa ettiler. Bu şehre o kadar değer verdiler ki devletin sürgüne göndermek istediği önemli şahsiyetler genelde buraya gelmeyi ve vefat ettiklerinde burada defnedilmelerini vasiyet ettiler. Bu mukaddes şehirde tespit edilen 150 tarihi eserin yarıdan fazlası onlar tarafından inşa edildi. Filistin olarak bildiğimiz coğrafyayı Kudüs dahil altı ayrı bölgeye ayırıp yönettiler. Abbasiler zamanındaki vakıf düzenine büyük önem verip daha da geliştirdiler. Şehirde asırlar sonra Müslüman nüfus diğerleri arasında en kalabalık orana ulaştı. Daha önceki dönemlerde buradan göç eden Hristiyanlar da, Yahudiler de huzur ortamı sağlandığı için gelip tekrar yerleşmeye başladılar.

Osmanlı Kudüs’ü: Üç din mensubu için huzur ortamının adı

Osmanlı Devleti Padişah Yavuz Sultan Selim ile Memlüklerle 1516’de Mercidâbık Savaşı’nı yaptı ve 1517 yılında Mısır’ı ele geçirip bu devlete son verdiğinde Kudüs ve çevresi de İstanbul’a bağlanmış oldu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında bölgenin fethi tamamlandı. Kudüs’teki mukaddes mekânları korumak için 868 dönümlük kısmın etrafı surlarla çevrildi. Burasını Arz-ı Filistin ismiyle Şam eyaletine bağlı Kudüs, Gazze, Nablus ve Safed adıyla dört sancağa taksim edip yönettiler. 1798’de Mısır’ı işgal eden Napolyon Bonapart’ın Kudüs’ü işgal niyetini ve yeni bir Haçlı katliamını Cezzar Ahmed Paşa önledi. 1865 yılında Şam ve Sayda vilayetleri Suriye adıyla birleştirilince Kudüs de bir müddet buraya, 1872 yılından itibaren de müstakil mutasarrıflık yapılıp doğrudan İstanbul’a bağlandı. 1917 yılındaki İngiliz işgaline kadar da tam 400 yıl Osmanlı idaresinde kaldı. Böylece Tolunoğulları ile ilk defa 878’de başlayıp 27 yıl süren, ardından İhşîdîlerle 935’te başlayıp 34 yıl devam ederek toplam 61 yıl Kudüs ve çevresi Müslüman Türklerin idaresinde kaldı. 1071’de Suriye Selçukluları tarafından Fâtımiler’den alınan Kudüs 1099’daki Birinci Haçlı Seferi ile elden çıkana kadar 28 yıl ikinci defa Türkler tarafından yönetildi. Her ne kadar kendisi fethini göremese de komutanlarından Selâhattin-i Eyyûbî’nin 1187’de Kudüs’ü fethetmesi tarihe önemli damga vuran gelişmelerden birisi oldu ve onun 1193’te ölümünden kısa süre sonra burası tekrar Haçlıların eline geçtiği için sadece 6 yıl yerine geçenlerce elde tutulabildi.

Müslümanlar için mutlaka kurtarılması gereken bu şehri bir daha kaybetmemek üzere 1244’te Haçlılardan Mısır Eyyûbî emirinin desteğini de alarak kurtaran Hârizmşahlar oldular ve kısa süre sonra tüm bölgeyi tek idarede toplayıp 267 yıl idare eden Memlükler ile toplam 273 yıl üçüncü kez Türklerin idaresinde kaldı. Osmanlı’nın dört asır süren idaresi ile birlikte Kudüs ve çevresi Türkler tarafından 768 yıl idare edildi. Haliyle burası tarihinin hiçbir döneminde Türkler dışında başka bir millet tarafından bu kadar sahiplenilmedi ve huzur ortamı tesis edilemedi. Özellikle Osmanlı dönemi tüm insanlık adına farklı inanç mensuplarının huzur içinde yaşadığı en örnek şehir oldu. Günümüzde Türkiye’nin Kudüs meselesine bu kadar yakın davranmasının ardında Müslüman olmalarından itibaren Mekke ve Medine’den sonra en çok kutsiyet atfettikleri şehir olması gerçeği yatmaktadır.

XX. yüzyılda Kudüs ve çevresindeki tüm yerleşim yerlerine tarihlerinin en büyük baskısını uygulayan Yahudilerin neredeyse tamamına yakınının bu topraklarla bağlarını koparan putperest Roma ve devamında Hristiyan olunca müdavimlerinin birkaç asırlık idaresi, Müslüman Arapların toplam 438 yıllık idareleri de dahil bu topraklar Türkler için daha fazla değer ifade etmektedir. Yahudiler ve Hristiyanlar için ifade ettiği kutsiyetten daha fazlasını Müslüman Türkler için ifa etmektedir ve verdikleri mücadele ile bunu ortaya koymaktadırlar.



Diyanet Dergi | Diyanet - Filistin: Tarihin Mütemadiyen Yazıldığı Ülke