Evimize Dönelim Kelimelerimizle Kucaklaşalım

Yazan Cengizhan ORAKÇI





“Vatan fikri bizde daima vardı; fakat Namık Kemal’in, bu fikri kalbimizde yeni bir nefesle uyandırdığı günden beri daha uyanığız. Onun vatan fikrini uyandırdığı gibi, bir diğer Türk şairi çıkıp da lisan fikrinin kutsiliğini uyandırsaydı, bize gösterseydi ki bizi ezelden ebede kadar bir millet halinde koruyan, birbirimize bağlayan bu Türkçedir, bu bağ öyle metin bir bağdır ki vatanın hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı yine bizi birbirimize bağlı tutar; Türkçenin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçedir.”

Yahya Kemal Beyatlı

Yahya Kemal'in izinden giderek söylersek, esasen vatan derken doğrudan doğruya kastedilen Türkçedir. Biz adına Türkçe denilen vatan içinde yaşayan bir milletiz. Bizi Türk yapan bu Türkçedir. Müslüman yapan da yine Türkçedir. Türk ve Müslüman olmanın kapısıdır Türkçe, o kapıdan geçerek Türklüğe ve Müslümanlığa adım atarız. Doğduğumuzda bizi ilk karşılayan annemizin dilinden dökülen sözlerdir, sonra kulağımıza okunan ezan. Bu mübarek sesler bize, dünyaya hoş geldin der.

Annemizin o arı duru sütünü emerken, aynı zamanda dili de onun sesinden içtiğimiz bir hakikattir. Yoksa dilimize niçin "ana dili" diyelim ki? Aziz şairimiz Yahya Kemal’in “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” sözü tam da burada hatırlanmalıdır. Biz annemizin sütü ve onun diliyle dünyayı adımlamaya, algılamaya, anlamaya ve anlamlandırmaya başlarız. O sütün içinde nasıl ki bir bebeğin ihtiyacı olan her türlü besleyici gıdalar varsa, annemizin dilindeki sözlerde de ruhumuzun ihtiyacı olan besinler vardır. Sadece ruhumuzun mu, elbette varlığımızın da. İşte annemizden ilk seslerini aldığımız ve daha sonra yerli yerine oturacak olan dil dünyasının içinde yaşamaya başlarız böylece. Büyüdükçe aynı dili konuşanlarla kardeş olmanın, aynı millete mensup olmanın şuuruna varırız. Bu dil bizi görünmez bağlarla birbirimize sımsıkı bağlar.

Dilimiz bizim dünyamızdır ve biz bu dünyanın içinde soluk alıp veririz. Bir ömür boyu. Bizi biz yapan değerler dünyamız da dilimizin içine âdeta şifrelenmiştir. Bizi biz yapan her ne ve neler ise, hepsi dilin içinde mündemiçtir. İnançlarımız da öyle. Diyebiliriz ki dinimize de dilimizden varırız. Müslümanlığın bütün değerleri dil vasıtasıyla söylenmiş ve Türkçenin içine yerleştirilmiştir.

Dinlenen bir türkü bize bir şey öğretir mutlaka, bir şey hatırlatır; kültür işte bu türkünün bize hatırlattığıdır, öğrettiğidir. Kültür bu şekilde yaşar ve gelecek nesillere devredilir. Dildeki bir kopukluk, kültürün yaşayışını da sekteye uğratır ve hatta ölümüne sebep olur.

Dildeki kelimeleri bir kuyumcu gibi işleyen atalarımız, bu dil bize gelene kadar kelimelerin içlerini âdeta hazinelerle doldurmuşlardır.

O kelimeler şiirlere girmiş, bize dilimizin letafetini, ahengini, musikisini duyurmuş.

Türkülerde, şarkılarda söylenmiş gönlümüzün tercümanı olmuş.

Atasözlerinde deyimlerde yer alıp derin anlamlara bürünmüş; bizden öncekilerin engin tecrübelerini bize alıp getirmiş.

Hikâyelerde, masallarda, efsanelerde, bilmecelerde, kıssalarda, fıkralarda, romanlarda velhasıl yolu nereden geçmişse, o yol üstünde envai güzelliklere bürünmüş.

O sebeple her bir kelime bir elmas gibi kıymetlidir.

Dildeki her kelimenin derin bir geçmişi vardır, içinde nice hatıraları da taşır. Biz o kelimelerle geçmişi öğrenir ve tevarüs ederiz. Kelimelerin bize anlattığı hatıraları dinlemek, esasen milletimizin uzun ve ihtişamlı macerasını öğrenmek demektir.

Dil demek, kelime demek değildir, bu doğru bir ifadedir; fakat dil aynı zamanda kelimelerden oluşan bir dünyadır. Dil sadece gramer demek de değildir. Evet, her dilin bir grameri vardır, bir sisteme sahiptir. Ama o dili konuşanlar, gramerle dilini öğrenmiyor. Hatta gramer öğrenmek demek dil öğrenmek anlamına hiç gelmiyor. Yabancı dil öğrenmedeki bizim hâlimiz buna güzel bir örnektir. Yıllar boyunca İngilizcenin gramerini çocuklarımıza öğretmeye çalışıyoruz, neticede karşımıza İngilizceyi hiç konuşamayan ve yazamayan nesiller çıkıyor.

Dili öğrenmek başka bir iş. Biz bugün çocuklarımıza yabancı bir dil öğretemediğimiz gibi, Türkçeyi de öğretemiyoruz. Maalesef çocuklarımız artık Türkçe bilmiyor! Çünkü Türkçeyi bilmek demek, Türkçenin asırlar boyunca kazandığı ve taşıyıp bize getirdiği kültüre vâkıf olmaktır. Dil bizatihi kültürün kendisidir. Kültür dediğimiz dilin içindedir, dışarıda zannettiğimiz kültür unsurları da aslında öyledir. Milleti millet yapan, kültürü içinde barındıran, koruyan ve nesillere taşıyıp duran bir varlıktır dil. İşte bugün dilimizi yeterince bilmeyen çocuklarımız kültürümüzü de ne yazık ki bilmiyor. Çünkü o kültürün içinde yaşamıyorlar.

Nasıl oluyor da okullarda Türkçe dersi, edebiyat dersi varken bunu yapamıyoruz? Türkçe nasıl ve neden öğrenilemiyor? Niçin artık bir sayfalık doğru ve düzgün bir yazıyı çocuklarımız yazamaz olmuştur? Bırakın yazıyı, doğru bir cümle kuramaz hâle gelişimizin sebebi nedir?

En önemli meselemiz budur. Bundan daha önemli hiçbir şey yoktur. Çünkü bu doğrudan doğruya var oluşumuzla ilgilidir; Türkçenin öğrenilemeyişi kültürümüzün yok olması yani istikbalimizin tehlikeye düşmesi anlamına gelmektedir.

Bilindiği üzere, 2017 yılı “Türk Dili Yılı” olarak ilan edilmişti, taşıyıcı sloganı da “Dilimiz kimliğimizdir” olarak belirlenmişti. Ne oldu peki? İyi niyetlerle ilan edilen yıl bitti ve fakat geride bir eser, bir hâsıla bırakmadı. Oysa yurt sathında, bir seferberlik şeklinde dilimiz için çok büyük faaliyetler, programlar, çalışmalar yapılmalıydı. Yapılmadı. Yapılamadı belki de. Hangi sebeple olursa olsun, demek ki iyi niyet ve temennilerle hedefe varılamıyor. Dil meselesi vatan meselesidir ve vatan savunması kadar önem arz etmektedir. Vatan savunması için nasıl ki her türlü fedakârlığı yapıyorsak, Türkçemiz için de aynı hassasiyet ve fedakârlık içinde olmalıyız. Elbette onu sadece bir yıla hasredemeyiz. Dilimiz bütün yılların ve zamanların içindedir ve ciddiyetle üzerinde durulmalıdır. Belki de en önce ciddiyet gerekiyor.

Dedelerimizin, ninelerimizin kelimelerini öğrenmeden dil öğrenilemez. Atalarının bilip kullandığı o kelimeleri çocuklarımıza öğretemiyorsak bu işte bir terslik var demektir. Beyhude yere çocuklarımıza dil bilgisi, gramer öğreterek Türkçeden nefret ettirmeyelim. Türkçeyi sevdirmenin yolu gramerden geçmiyor zira.

Türkçeyi öğrenmek demek türküleri öğrenmek demektir; çocuklarımız esaslı bir tek türküyü dahi bilmiyor ne yazık ki.

Türkçeyi öğrenmek için atasözleri ve deyimleri bilmek gerekiyor; çocuklarımız dilin bu hazinelerinden mahrum büyüyor.

Masallarımızdan, hikâyelerimizden, efsanelerimizden, destanlarımızdan habersiz nesiller yetiştiriyoruz.

Dede Korkut’tan yolu geçmeyen çocuklarımız hangi yolda yürüyeceklerdir?

Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan ezbere şiirler bilmeyen çocuklarımızın Türkçe sevgileri nasıl oluşacaktır?

Fuzuli’yi, Evliya Çelebi’yi hiç tanımayan çocuklarımız kimlerle tanış olacaktır, kimlerle dostluk kuracaktır?

Ömer Seyfettin'i, Refik Halit Karay'ı okumadan büyüyen çocuklarımız hangi Türkçeyle hayatlarını sürdüreceklerdir?

Kelimelere düşmanlık yaptık! Evet, düşman olduk kelimelerimize! Oysa kelimelerimize düşmanlık, kültürümüze düşmanlık yapmaktı. Kültürümüze yani varlığımıza. Kelimelerimizle barışmalı ve onları sevmeliyiz. Onları sevmekle başlayacak kültür dünyamıza girişimiz de. Eğer kimliğimizi kaybetmek istemiyorsak, var olan kimliğimizin farkına varmak ve onunla yaşamak istiyorsak bunun yolu dilden geçiyor. Dilsiz bir kimliğimiz olamaz; dilimizi kaybettiğimizde kültürümüzü de kaybetmiş oluruz.

Yeniden bir medeniyetin inşası için de ilk elden lazım olan sağlam, zengin ve işlenmiş bir lisandır. Bugünkü fakirleştirilmiş bir Türkçeyle bir medeniyetin inşası mümkün değildir. Bırakın medeniyet inşasını, kendimiz olarak kalmamız şüphelidir.

Bu sebeple, dedelerimizin ve ninelerimizin kelimelerine dönelim. Evimize döner gibi, bizi orada hasretle bekleyen kelimelerimizle kucaklaşalım. Gözleri yollarda kalmış kelimelerimizi o güzel gözlerinden öpüp bağrımıza basalım. Bu kucaklaşmaya çok ihtiyacımız var.


Diyanet Dergi | Diyanet - Evimize Dönelim Kelimelerimizle Kucaklaşalım