Medîneli münafıkların reisi ve Hazrec kabîlesinin ileri gelenlerinden. İsmi; Abdullah bin Übey bin el-Hâris bin Ubeyd’dir. Babaannesi, Huzâa kabîlesinden Selûl adında bir kadın olduğu için, İbn-i Selûl diye de bilinir. Annesi, Neccâroğullarından Havle binti Münzir idi. Peygamber efendimiz, Mekke-i mükerremeden Medîne’ye hicret buyurdukları sırada, Evs ve Hazrec kabileleri anlaşarak, İbn-i Selûl’ü kral yapmak için taç giydirmek üzere hazırlık yapmışlardı. Sevgili Peygamberimizin Medîne’yi teşrif buyurmaları üzerine, Medîneliler, Peygamberimizin etrafında toplandıkları için, İbn-i Selûl’ün liderliği gerçekleşmedi. Daha sonra Medîneliler topluca müslüman oldular. O da müslüman olduğunu bildirdi ve münafıklığını gizledi. Zaman zaman Peygamber efendimize karşı üzücü hareketlerde bulundu. Oğlu Abdullah, sahabedendir. İbn-i Selûl, 630 (H. 9) senesinde Medine’de öldü.

Resûlullah efendimiz Medîne’ye hicret edince, îtibârını kaybeden Abdullah bin Übey bin Selûl, zahiren müslüman olmuşsa da; gizlice Peygamber efendimize hased ve düşmanlık beslemeğe başlamıştır. Müslümanlardan görünerek, aralarındaki sıkı ve samimî kardeşlik bağlarını koparmak için, onları sevgili Peygamberimize ve birbirlerine karşı tahrik etmeğe devam etti. Peygamber efendimiz onun bu inanış ve düşüncede olduğunu bildiği hâlde, sabr ediyor ve yumuşak davranıyordu. Abdullah bin Übey bin Selûl ise, nifakının gereği olarak, Peygamberimizin yüzüne karşı yumuşak davranıyor, gıyabında ise kendisi gibi münafıklarla ve İslâm’ın ve müslümanların azılı düşmanı olan yahûdîlerle işbirliği yapmaktan geri durmuyordu.

Sevgili Peygamberimiz, İslâm’ın ve müslümanların zaferiyle sona eren Bedr muharebesinden bir sene sonra, Mekkeli müşriklerin kalabalık bir orduyla Medîne’ye doğru yola çıktıklarını haber aldı. Bu haber üzerine, müşriklere karşı nasıl hareket edileceği hususunu Eshâbıyla istişare etti. Onlardan bir kısmı, düşmanla Medîne dışına çıkılarak harb edilmesini, bir kısmı ise düşmanın Medîne’de karşılanmasını teklif ettiler. Peygamber efendimiz de, Medîne şehri içerisinde kalınarak düşmanla harb edilmesi taraftarıydı. Fakat düşmanla Medîne dışında harb etmek isteyenlerin çokluğunu, cesaret ve azimlerini gören Resûlullah efendimiz, Medîne dışına çıkmağa karar verdi. Harb hazırlığını yapıp, zırhını giydi. Dışarı çıkıp Cum’a namazını kıldırdı. Cumartesi gecesi seher vaktinde, bin kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Medîne ile Uhud arasındaki Şavt denilen yere varıldığında, münafıkların lideri Abdullah bin Übey bin Selûl, Peygamber efendimiz için; “Ey insanlar! Ben meydan harbine karşıydım. Muhammed (aleyhisselâm) benim dediğimi yapmıyor da, çocukların dediğini yapıyor. Niçin öleceğimizi de bilmiyoruz” dedi. Kendi gibi düşünen ve ordunun üçte biri kadar olan bir kuvvetle Peygamber efendimizden ayrılarak geri döndü. Bâzı müslümanlar, onu ve beraberindekileri geri döndürmeye çalıştılarsa da dinlemediler. Bu husus, Al-i İmrân sûresi 167. âyetinde meâlen şöyle bildirildi: “Bir de münafıklık edenleri açığa vurmak içindi. Kendilerine; “Gelin Allah yolunda savaşın veya(kendinizi ve ailenizi) müdâfâ edin” denildiğinde; “Şayet muharebe etmeyi bilseydik, elbette arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün, îmândan ziyâde küfre yakın idiler. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Allahü teâlâ onların gizledikleri şeyi bilir.”

Abdullah bin Übey bin Selûl ile beraber 300 kişinin, İslâm ordusundan ayrılarak Medine’ye dönmesi, müslümanların şevkini kırmıştı. Bununla beraber Resûlullah efendimiz, azimle ve şevkle Uhud’a gelerek karargâhını kurdu. 70 kişinin şehîdlik derecesine ulaştığı Uhud harbi başladı. Başlangıçta üstünlük ve zafer, İslâm ordusunda idi. Müşrik ordusu bozguna uğramış kaçıyordu. Fakat, Ayneyn geçidi denilen yere Peygamber efendimizin bıraktığı okçuların, yerlerinden ayrılması üzerine, müşriklerden bir süvari birliği arkadan hücûm ederek harbin akışını değiştirdi. Kaçmakta olan müşrikler de geri dönerek hücûm ettiler. Bu sırada müslümanlar dağıldılar. Hattâ sevgili Peygamberimizin hayâtı bile tehlikeye düştü. Fakat daha sonra, Resûlullah efendimizin peşlerinden gönderdiği bir birlik, müşrikleri kaçırttı. Medine’ye dönen Abdullah bin Übey ve arkadaşları ise, müslümanların düştüğü bu duruma sevindiler. Hattâ; “Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi” diyecek kadar ileri gittiler.

Uhud gazasında müslümanlârı yenilgiye uğrattıklarını zanneden müşrikler, onları tamamen yok etmek için yeni bir ordu hazırlamağa başladılar. Bu durumu haber alan Peygamber efendimiz, savunma için he yapılması gerektiğini Eshâbıyla istişare etti. Selmân-ı Fârisî’nin teklifi üzerine, Medine’nin etrafına hendek kazılmağa başlandı. Müslümanlar bütün güçleriyle hendek kazmağa uğraşırlarken, münafıklar, Peygamber efendimizden izin almaksızın evlerine döndüler.

Abdullah bin Übey bin Selûl ve adamlarının bu hiyâneti, Kur’ân-ı kerîmin Nur sûresi GS âyetinde meâlen şöyle haber verildi: “İçinizden, birbirini siper ederek gizlice kaçanları, Allahü teâlâ muhakkak biliyor. Onun emrinden uzaklaşıp gidenler, dünyâda fitneye, âhırette de elem verici bir azaba uğramaktan sakınsınlar!”

Benî Kaynuka ve Benî Nâdir yahûdîleri, nifaklarının cezası olarak Medîne-i münevvereden kovulduktan sonra, Abdullah bin Übey bin Selûl. ortak hareket edebilecek bir kuvvetten mahrum kaldı. Bunun için de elinden gelen her türlü fitne ve fesadı yaymağa çalıştı. Benî Mustalak (Müreysî) gazası dönüşünde, su kıtlığı sebebiyle Muhacirlerden bir kimse ile Ensâr’dan bir kimsenin kendi aralarında münâkaşa etmelerini fırsat bildi ve; “Ey Muhacirler!” diye bağırarak Ensârı, Muhacirlere karşı getirmeye çalıştı. Diğer münafıklar da Ensâr tarafından olup, kavgayı alevlendirmek istediler. Sevgili Peygamberimiz müdâhele ederek; “Böyle yardım istemek, câhiliye dönemine aittir ve fitneyi körükler. Hâlbuki, İslâm hepimizi birleştirmiştir. Yardıma çağırmanız; “Yetişin ey müslümanlar!” şeklinde olsun” buyurdu ve fitneyi önledi. Fakat münafıkların reisi olan İbn-i Selûl hiç boş durmuyor, Medînelileri başına toplayıp; “Medine’ye döndüğümüzde Muhammed ve etrafındakilere hiç bir şey vermeyin ki, Muhammed’in etrafından dağıtsınlar. Şüphesiz Medîne’ye döndüğümüzde şerefliler (yâni münafıklar), zelîl olanları (yâni Peygamberimiz ve Eshâbını) Medine’den çıkaracaktır” diyerek içinde gizli olan küfrünü dışına vurdu. Bu husus ise, Münâfikûn sûresi 7. ve 8. âyetlerinde meâlen şöyle haber verildi: “Onlar öyle kimselerdi ki (Ensâra); “Allahü teâlânın Peygamberi nezdinâe bulunan kimselere (Muhacirlere) infâk etmeyin (yedirip, giydirmeyin). Tâ ki dağılıp gitsinler” diyorlardı. Hâlbuki göklerin ve yerin hazîneleri, Allahü teâlânındır (Muhacirlere de, başkalarına da rızkı veren, taksim eden O’dur.) Fakat o münafıklar bunu anlamazlar, (rızık verenin Allahü teâlâ olduğunu bilmezler.) Onlar; “Eğer bu savaştan (Müreysî gazvesinden) Medine’ye dönersek; kuvvetli, şerefli kimseler (yâni münâfı’lar), zayıf ve zelil kimseleri(yâni mü’minleri) oradan çıkaracaktır” diyorlardı. Hâlbuki, şeref ve üstünlük, Allah’ın, Peygamberinin ve O’na inananlarındır. Fakat münafıklar bu hakikati bilmezler.”

Abdulah bin Übey bin Selûl’un bu sözlerini duyan Zeyd bin Erkam, hazret-i Ömer’e haber verdi. O da, Resûlullah efendimize gelerek olanları anlattı ve; “Yâ Resûlallah! İzin ver de Abbâd bin Bişr, bu herifin başını uçursun” dedi. Sevgili Peygamberimiz, Ömer’i (radıyallahü anh) teskin ederek; “Yâ Ömer! Halk; “Muhammed artık arkadaşlarını öldürtüyor” demez mi? Hayır, sâdece çağır, ordu yürüyüşe başlasın” buyurdu. Resûl aleyhisselâmın o saatte yola devam etmek âdeti olmadığı hâlde, yürüyüş emri verdi. Her zamanki âdetini terk ederek, istirahat vermeden uzun müddet yolculuğu devam ettirdi. Yolculuk telaşıyla, kimse münâkaşa edecek vakit bulamadı ve konu böylece kapandı.

Abdullah bin Übey bin Selûl, Peygamber efendimize giderek, Zeyd bin Erkam’ın (radıyallahü anh) naklettiklerini, kendisinin söylemediğine dâir yemîn etti. Bu sırada Münâfikûn sûresi nazil olup, İbn-i Selûl’un nifakı ortaya serildi.

İbn-i Selûl’un oğlu Abdullah, samîmi mü’min olup, Sahâbe-i kiramdan idi. Medine’ye girişte babasının atının dizginini tutup; “Vallahi, Resûlullah’ın şerefli, münafıkların şerefsiz olduğunu söylemedikçe seni Medine’ye sokmayacağım” dedi. İbn-i Selûl bu sözleri söyledikten sonra Medine’ye girebildi. Oğlu Abdullah, babasının öldürüleceği şeklinde bir teklif olduğunu haber alınca, Resûlullah efendimize giderek; “Yâ Resûlallah! Eğer babamın öldürülmesini emredeceksen bana emret. Zira Hazrec kabilesi içinde ebeveynine benden daha hürmetli kimse yoktur. Eğer onu başkası öldürür, sonra da ortalıkta Abdullah bin Übey bin Selûl’ü öldüren kişi olarak dolaşırsa, nefsim bana galip gelebilir. Ben de intikam için onu öldürürsem, bir kâfirin uğruna bir müslümanı öldürmekten çekmiyorum” dedi. Fakat Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Hayır, biz ona merhametli davranacağız. O bizimle iyi geçindiği müddetçe, onunla iyi geçinmeğe devam edeceğiz” buyurdu.

Enes bin Mâlik’den (radıyallahü anh) nakledildiğine göre; Peygamber efendimiz, etrafındakiler! İslâm’a davet için, Abdullah bin Übey bin Selûl’e uğramak istedi. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kiram aleyhimürrıdvân yola çıktılar. İnce topraklı bir yoldan geçiyorlardı. Abdullah bin Übey bin Selûl’un yanına vardıklarında o, sevgili Peygamberimize dönerek; “Benden uzak dur! Senin merkebinin kokusundan rahatsız oluyorum” dedi. Ensârdan bir zât; “Allah’a yemîn ederim ki, O’nun merkebinin kokusu, senin kokundan daha güzeldir” diyerek onu susturdu.

Hicretin dokuzuncu senesinde, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Rumları, bâzı hıristiyan Arab kabilelerini de yanlarına alarak müslümanlarla savaşmak üzere Filistin hududunda kuvvet topladıklarını haber aldı. Bunun üzerine müslümanları cihâda davet etti. Bâzı kimseler, mazeretleri olmadığı hâlde, Resûlullah’a gelerek mazeret beyân ettiler. Allahü teâlâ onların mazeretlerini kabul buyurmadı. Münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl de, adamlarıyla birlikte harbe gitmek üzere yola çıktı. Bu sırada, İbn-i Selûl ve adamları, müslümanları etkileyip, harbe gitmekten caydırmağa calışıyorlardı. “Rumlarla çarpışmayı, Arabların birbirleriyle çarpışması gibi mi sanıyorsunuz? Vallahi, biz sizi, bir sabah iplere ikişer ikişer bağlanmış olarak görür gibi oluyoruz” diyorlardı. Hattâ; “Vallahi! Eğer Muhammed, peygamberlik dâvasında sâdık ise, biz eşekten daha kötüyüz” diyerek küfürlerini açıkça îlân ediyorlardı. İbn-i Selûl, kendine bağlı olan kimselerle yola çıkmış olmasına rağmen, harbe gitmeyerek Medine’ye döndü. Samîmi mü’minler ise, bütün dedikodulara rağmen savaşmak üzere Tebük’e gittiler. Peygamber efendimiz, Medine’ye kendi yerine vekil olarak Ensârdan Muhammed bin Mesleme’yi, ailesine bakması için de hazret-i Ali’yi bırakmıştı. Medine’de kalan münafıklar boş durmayarak; Muhammed aleyhisselâmın hazret-i Ali’yi, sefer sırasında ağır hareket edeceğinden kurtulmak için Medine’de bıraktığı dedikodusunu yaymağa başladılar. Hazret-i Ali, silâhını alarak Resûlullah’a yetişti ve münafıkların konuşmalarını O’na nakletti. Peygamber efendimiz de ona; “Yalan söylemişler. Ben seni ailemin ve ailenin işlerinde vekilim olasın diye bıraktım. Geri dön, seni sâdece mü’min olan sevecek ve sana sâdece münafık olan buğz edecek” buyurdu. Peygamber efendimizin bu sözleri üzerine, hazret-i Ali geri döndü. Allahü teâlâ, münafıkların ve savaşa gitmekte gevşeklik gösterenlerin hâllerini beyân ederek, Tevbe sûresi 42. âyetinde meâlen şöyle buyurdu: “Eğer (davet olundukları şey) yakın (ve dünyevî) bir menfaat, orta bir sefer olsaydı, elbette sana uyarlardı. Fakat meşakkatle katedilecek mesafe, onlara uzak geldi. (Bununla beraber) onlar (sen, Tebük’den döndükten sonra); Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber cihâda çıkardık” diye Allah’a yemin edecekler, böylece nefslerini helake sürükleyeceklerdir. Allah biliyor ki, onlar mutlaka yalancılardır.”

Hayâtı boyunca bozgunculuk yapıp, Peygamber efendimizin ve müslümanların aleyhinde uğraşan Abdullah bin Übey bin Selûl, hicretin 9. yılında hastalandı. Haber gönderip Peygamber efendimizle sallallahü aleyhi ve selle m, görüşmek istediğini bildirdi. Peygamber efendimiz, onun yanına gelince, ölmek üzere olduğunu gördü. Nifak ve zulümle dolu olan bir hayâtın geçiciliğine ve faydasızlığına işaret ederek; “Yahudilere olan sevgin, seni helak etti” buyurdu. İbn-i Selûl; “Yâ Resûlallah! Bugün kınama zamanı değildir. Vücûduna değen gömleğini bana giydirir misin? Ben bununla bağışlanma dilerim. Cenaze namazımı da kıl ve benim bağışlanmam için Allah’a dua et” diyerek şefaat dileğinde bulundu. Sevgili Peygamberimiz ise orayı terk etti.

Münafıkların reisi olan Abdullah bin Übey bin Selûl, öldüğü zaman cenaze namazını Peygamber efendimizin kıldırmasını ve Peygamberimizin gömleğine sarılıp kefenlenmesin! oğluna da vasiyet etti. Abdullah bin Übey ölünce, samîmî bir müslüman olan oğlu Abdullah, Peygamberimize gelerek; “Yâ Resûlallah! Babam Abdullah bin Übey öldü. Gömleğini ver de, onu gömleğinin içine sarıp kefenliyeyim. Onun cenaze namazını kıl ve yarlıganması için Allah’a dua et” dedi. Sevgili Peygamberimiz, Abdullah’ı (radıyallahü anh) kırmak istemediğinden, sırtından gömleğini çıkarıp ona verdi. “Cenaze hazırlanınca bana haber ver. Cenaze namazını da kılayım” buyurdu. Cenaze hazırlanıp musallaya konulduğu zaman, cenazenin namaz için hâzır olduğunu Peygamber efendimize haber verdi. Peygamber efendimiz cenaze namazını kıldırmak üzere ileri vardığı sırada, hazret-i Ömer, Peygamber efendimizin ellerine sarılıp, Abdullah bin Übey’in kötülük yaptığı günleri birer birer sayarak; “Yâ Resûlallah! Filân gün şöyle, filân gün böyle söyleyen Allah düşmanı Abdullah bin Übey üzerine mi namaz kılacaksın? Allahü teâlâ münafıklar üzerine namaz kılmanı nehyetmedi mi?” dedi. Efendimiz tebessüm ederek; “Geri dur yâ Ömer! Allah beni (münafıklar için) mağfiret dileyip dilememem hususunda serbest bıraktı” buyurarak; “Ey Habîbim! Onların ister bağışlanmasını dile, ister dileme, birdir. Onlar için yetmiş defa istiğfarda bulunsan, Allah onları bağış lamıyacakt ir. Bu, Allahü teâlâyı ve Peygamberini inkâr etmelerinden dolayıdır. Allahü teâlâ, fâsıklar topluluğunu doğru yola eriştirmez” meâlindeki Tevbe sûresi 80.âyetini okudu ve cenaze namazına hazırlık yaptı. Bu esnada; “Ebedî olarak ölen kâfirlerin hiç biri için namaz kılma. Mezon başında da durma. Çünkü onlar; Allahü teâlâyı ve Peygamberini inkâr ettiler, fâsık olarak öldüler” meâlindeki Tevbe sûresi 84. âyet-i kerîmesi nazil oldu. Bu âyet-i kerîmenin nazil olmasından sonra Peygamber efendimiz, hiç bir münâfıkın cenaze namazını kılmadı ve kabrinin başında da durmadı.



1) Tefsir-i Kebîr, cild-8, sh. 213

2) Tefsîr-i Taberî; cild-10, sh. 205, 206, cild-28, sh. 113,114

3) Sahîh-i Buhârî; cild-2, sh. 76, cild-5; sh. 173, 206, 207

4) Sahîh-i Müslim (Kitâb-u sıfat-il-münâfıkîn)

5) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh. 16, cild-2, sh. 18

6) İbn-i Mâce; cild-1, sh. 488

7) Sünen-i Ebû Dâvûd; cild-3, sh. 184

8) Feth-ul Bârî; cild-8, sh. 251, 254

9) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-2, sh. 39, 57, 165, cild-3, sh. 540

10) Sîret-i İbn-i Hişâm; cild-3, sh. 584. 585, cild-4, sh. 196, 944, 948

11) Târih-i Taberî; cild-3, sh. 12, 143, 153

12) Beyhekî, Sünen; cild-9, sh. 31

13) Vahidî, Megâzi; cild-1, sh. 367,368, cild-3, sh. 995, 996, 1057, 1059

14) Hâmisi Diyar bekri; cild-2, sh. 140

15) En-Nifak vel-Münâfıkûn; sh. 67. 73