Endülüs Emevî devletinin dördüncü sultânı. Künyesi, Ebü’l-Mutarrafdır. İkinci Abdurrahmân ismiyle meşhûrdur. Endülüs Emevî devleti sultanlarından Birinci Abdurrahmân ile Üçüncü Abdurrahmân arasında sultanlık yaptığı için “İkinci Abdurrahmân” veya ortanca mânâsında “Abdurrahmân el-Evsat” denilmiştir. 792 (H. 176) senesinde Tuleytula’da doğdu. 851 (H:237) de Kurtuba’da 62 yaşında vefat etti.

821 (H. 206) senesinde 30 yaşında iken tahta geçen İkinci Abdurrahmân, 31 sene sultanlık yaptı. Mührüne şu mânâda bir mısra’ yazdırmıştı: “Allahü teâlâya kulluk eden ve O’nun hükmüne razı olan, devletini halkı için yöneten hükümdarın mührü.” Babasının vefatını müteâkib, tahta geçtiğinde; kardeşlerini, akrabalarını ve devlet erkânını toplayıp onlara nasîhatte bulunarak şöyle dedi: “Ölümü kesin bir ferman kılan, her şeyi dilediği gibi yapan, yegâne hâkim ve bakî olan, mahlûkâtı itaati altına alan Allahü teâlâya hamd olsun ve O’nun Resûlü Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun. Sultanımızın vefatından duyduğumuz acı pek büyük oldu. Allahü teâlâ bize sabır verip, ecrini ihsan etsin. Vefat etmiş bulunan sultanımız sizleri duşünerek sizi bize emanet etti. Biz de ona yerdiğimiz sözü yerine getireceğiz. Hatta bize vasiyet ettiği şeylerin daha fazlasını sizlere sunacağız inşaallahü teâlâ.”

Abdurrahman bin Hakem’in sultanlık dönemi, Endülüs Emevî devletinin en parlak devridir, Hatta tarihciler bu dönemden, duğun günleri manasında “Eyyam-ul-arus” diyerek bahsetmişlerdir. Bu dönemde gazalar ve fetihler yapılmış, büyük ordularla çıkılan seferlerde düşmanlar ağir mağlubiyetlere uğratılmıştır. Bu dönemde devletin gelirleri artıp, altı yüz bin dinar olan vergi geliri, senelik bir milyon dinars ulaşmıştır. Yirre bu devirde şehir sulan düzenlendi, limanlar yapıldı. Dokumacilik geliştirildi. Para basıldı ve büyük camiler inşa edildi. Endülüs halkı bu dönemde refah bir hayat yaşadı.

“A’mal-ul-a’lam” adlı eserde, Abdurrahman bin Hakem devrinden şöyle bahsedilmektedir: “Endülüs Emevî devleti, Abdurrahman bin Hakem’in sultanlığı zamanında parlak bir devir yaşadı. Devletin güzel yönetilmesinden memnûn olan Endülüs halkı, bu dönemi methedip misal göstermiştir. Şam hazinelerinden getirilen tarihî esyanın muhafazasi, şehre su getirilmesi ve Tiraz dokuma atolyelerinin kurulması, bu devirde olmuştur.” Abdurrahman bin Hakem, tahîda bulunduğu müddetçe, devletin idaresinde büyük bir hassasiyet gösterdi. Adaleti yaygınlaştırmak ve teb’asını rahat ettirmek için büyük bir gayretle çalıştı. Bilhassa adliye, haciblik, vezirlik, hazine, maliye ile ilgili hizmetlere tayin olunacak kimselerin tesbiti konusunda çok hassas davranırdı. Kadılık makamına ise; alim, faziletli, dinin emirlerine titizlikle uyan ve adaletli kimseleri tayin etmiştir. Devlet idaresinde, işleri hakkıyla yapabilecek kimselere vermek, yönetimde babarının temeli olduğu hususuna dikkat göstermiş ve üstün bir muvaffakiyet sağlarınstir. Maddf bir bolluğa, kültür ve ilimde yüksek bir seviyeye ulaşılan bu devirde de, birtakım iç ayaklanmalar olmuşsa da, bu isyanlar da ha önceki dönemlere kıyasla çok azdır ve tamamen bastırılmıştır.

Abdurrahman bin Hakem devrindeki isyanlardan bir kısmı da gayr-i müslimler tarafından çıkarılmıştır. Bunlardan biri, 826 (H. 211) senesinde Takoronna şehrinde Turil adinda bir berberînin liderliğinde yapılan isyandır. Bunlar üzerine İbn-i Ganirn komutasında gönderilen ordu, bu isyanı tamamen bastırdı.

Bir diğer isyan, Mayorka adasında ikamet eden halkın, 848 (H. 234) senesinde çıkardığı isyandır. Abdurrahman bin Hakem, bunlar üzerine deniz kuwetlerinden üç yüz gemilik bir filoyu gönderdi. Bu kuvvet adayı feth edip, isyancıları itaat altına alarak döndü.

Bu filo, Mayorka adasından döndükten bir yıl sonra, Mayorka adasi ahalisi, Abdurrahman bin Hakem’e, adaya giden filodan şikayet eder mahiyette bir mektup yazdı. Abdurrahman bin Hakem, bu mektuba cevap olarak yazdığı mektubunda onlara şöyle dedi: “Mektubunuz bana ulaştı. Müslümanların sizi incittiğini yazıyorsunuz. Cizye vermeyi Kabul ederek devlete bağlılığınızı yenilediğinizi, müslümanlara karşı iyi niyetli olduğunuzu bildiriyor ve müslümanlara hiç bir zarar vermeyeceğinize söz veriyorsunuz. Bu sözünüze bağlı kalacağınızı yazıyorsunuz. Omîd ederim ki, başınıza gelen bu had ise, sizin düzelmenize sebeb olur. Bir daha böyle bir hata yapmazsınız. Eğer böyle olursanız, biz de size bir zarar vermeyeceğimize ve sizi koruyacağımıza söz veriyoruz.” isyanlardan bir diğeri de, 850 (H. 236) senesinde Ceziret-ul-Hadra’da, Habib el-Baransî adında bir berberî tarafından çıkarıldı. Bu berberî, etrafına topladığı bir takım asî kimselerle harekete geçmişti. Bunların üzerine gönderilen ordu, sığındıkları kaleyi kuşatıp çoğunu kılıçtan geçirdi. Liderleri Habîb el-Baransî kaçıp, halk arasına karıştı. Alman tedbirler netîcesinde bu isyan da tamamen ortadan kaldırıldı.

Abdurrahman bin Hakem; Normandlara, isyan çıkaran hıristiyanfara ve İspanyollara karşı da savaşlar yapmıştır. Kuzeydeki merkezlerinden çıkıp, uzak denizlere açılarak girdikleri yerlerde, gasb ve yağma yapan Normandların, Endülüs sahillerine saldırıları da onun zamanında durduruldu. Dokuzuncu asrın ortalarında, Güney Afrika sahillerinde yaşayan halk üzerine saldırarak korku salmaya başlayan Normandlar, önce, Frank sahillerine, oradan da İspanya sahillerine uzandılar.

Büyük kalabalık halinde siyah yelkenli gemiler ile gelen Normandlar, sahilde bulunan köy ve şehirlere saldırıp yağma ediyorlardı. Bunların Endülüs sahillerine ilk saldırılan, 844 (H. 229) senesinde oldu. Bu saldırıda Lizbon şehrine girmişlerdi. Lizbon halkı, bunlara her ne kadar karşı koydular ise de, korsanlar, şehri yağmaladılar. Lizbon valisi Vehb bin Hazm bu hadiseyi derhal Abdurrahman bin Hakem’e bildirdi. Bunun üzerine Sultan, sahil bölgelerindeki valilere birer mektup göndererek, Normandiya korsanlarına karşı Lizbon valisine yardım etmelerini emretti. On üç gün şehre devamlı saldıran korsanlar, sonunda çekilmeye mecbur kaldılar. Ancak, bu sefer başka hedefler seçtiler. Yeni hedefleri Kadis ve Sidoina idi. Bunlara ulaşıp, İşbiliyye’ye gitmek için Vadi’l-Kebir’e geçtiler. Nehir boyunca ilerlerken, 844 (H. 230) tarihinde Kaptel ismiyle tanınan bir nehir adasına uğrayıp, bu bölgede kaldıkları üç gün içinde Kora’ya (Coria de Rio) kadar giden bir kısım korsanlar, burada pek çok insanı öldürdüler. Sonra yola çıkıp isbiliyye’ye ulaştılar. İşbiliyye’ye de saldırıp, şehri işgal ederek yağmaladılar ve harab bir hale soktular. İşbiliyye halkı, korsanlara karşı duramayıp şehre yakın dağlara kaçmağa mecbur kaldı. Korsanlar, şehirde kalan ihtiyarları öldürdüler. Kadınları ve çocukları da esir ettiler. Bir camiye toplanmış olan pek çok müslümanı, caminin içide şehîd ettiler. Bu camiye sonradan “Şehîdler Camii” denilmiştir. Bir ay kadar süren bu işgal hadisesine karşı hazırlıklarını tamamlayan Abdurrahman bin Hakem, topladığı askerleri harekete geçirdi. Önce bir kesif kolu, sonra da bir süvari birliği gönderdi, İşbiliyye’ye giren bu süvari birliği, ilk çarpışmalara başladı. Bundan sonra da ordu gelip asıl çarpışma başladı ve müslümanlar galip geldi. Korsanlardan cogu öldürüldü. Diğerleri de isbiliyye’yi terkedip kaçmaya başladı. Takib edilince de aldıkları esirleri bırakıp gittiler. Normandiyalılar, isbiliyye’den çıkarıldıktan sonra, Niebla, Beyave Lizbon şehirlerine uğradılar ve sonunda İspanya’yı terkedip gittiler. Böylece memleket, sükun ve huzura kavuştu.

Bu hadiselerden sonra Abdurrahman bin Hakem, İşbiliyye şehrinin surlarını yeniden tamir ve inşa ettirdi. Yine isbiliyye’de bir tersane kurulup burada gemi yapılmasını emretti. Denizcilik eğitimi yaptırarak, bu hususda eleman yetiştirdi. Deniz kuvvetlerinin güçlenmesini ve deniz filolarının genişletilmesini sağladı.

Normandiyalıların saldırısından sonra, askeri sahada ve bilhassa denizcilikde büyük ilerleme kaydedildi. Bundan sonra da Normandiyalılar, Endülüs Emevî devleti üzerine saldırmaya cesaret edemeyip, anlaşma yaptılar.

Abdurrahman bin Hakem devrinde devleti meşgul eden diğer bir hadise de, bazı papazların liderliğinde ortaya çıkan bir grup hıristiyanın azgın ve taşkın hareketleridir. Bu hıristiyan grubun taşkın hareketi, İslâmiyet’e, peygamberimiz Muhammed aleyhisselama dil uzatmakla ve girkin sözler söylemekle başlamıştı. Şahsi düşüncelerini din diye millete yutturmaya çalışan mutaassib papazlar, müslümanlarla görüşmeleri neticesinde gözleri açılan hristiyanlarla menfaat iliskilerinin bozulma tehlikeleri göstermesi üzerine, böyle bir harekete başlamışlardı. Semavî dinlerde inanca ve mukaddesata karşı baskı yapümaması esasını da hiç dikkate almıyorlardı. Halbuki Endülüs Emevî devletinin idâresi altında yaşayan hıristiyan İspanyollar, maddi ve sosyal bakımdan son derece refah içinde idiler. Hıristiyanlar, müslümanların idaresinde tam bir hurriyete kavuşmuş idiler. Büyük servetlere sahib oldukları gibi, devletin idarî işlerinde bile vazife alabiliyorlardı. Ayrıca hıristiyan teb’adan pek çoğu, edebiyatta ve diğer konularda, severek bir çok kitap okuyorlardı. Arabça’yu Latince’ye tercih ederek, İslâm kültürüne alaka ve yakınlık duyuyorlardı.

Avrupalı müsteşrik tarihçi Dozy, İspanya’da müslümanlarla ilgili olarak yazdığı “Histoire des Musulmanes d’Espagne” adlı eserinde, hıristiyanların, Endülüs müslümanlarına olan hayranlığını şöyle dile getirmiştir:

“Kurtuba’da yaşayan hıristiyanlara, dinî vecibelerini yerine getirme hususunda hurriyet veriliyordu. Kendilerine verilen imkanlardan şikayetçi değillerdi. Bu imkanlar ve hürriyet, onlar için yeterli idi. Diğer taraftan pek çok hıristiyan, askerliği bir meslek olarak seçip, devletin resmî ordusuna girmişlerdi. Bir kısmı da sarayda ve diğer devlet dairelerinde önemli vazifeler almıştı. İşlerinin çoğunda Arabları taklid etmeye gayret gösteriyorlardı.”

Kurtuba’daki hıristiyanlardan bazı cahiller, güya dinleri uğrunda ölmek, papazların Cennet’in anahtarı diye takdîm, ettikleri küflü demir parçalarına sahip olmak için, İslâmiyet’e karşı kat’i bir taassubla saldırıya geçtiler. Fitneci papazlar, bu tarz hareketlerin yayılmasına sebeb oldular. Sonra da güya kahramanlık olarak kabul ettikleri bu taassub hareketlerini ve böylece öldürülenleri anlatmak için, küfürlerle dolu kitaplar yazmaya başladılar. Bunların başını Euligio ve Alvaro adında iki papaz çekiyordu. Bunlar, fanatik ve bağnaz bir düşünce içinde olduklarından, hakikati görmekten ve İslâmiyet’i tanımaktan mahrumdular.” Müsteşrik Dozy, papazların neden bu hallere düştüğünü de şöyle anlatır: “Hıristiyan papazların, müslümanlar hakkında doğru bilgi edinmelerini sağlayacak güvenilir kaynaklara müracaat etmeleri hiç de kolay değildir. Çünkü hıristiyan papazlar, ellerinde bulunan ve müslümanlar hakkında asılsız düşünceler yazan yanlış kaynakları bir tarafa bırakamıyorlar. Ellerinde bulunan bu yanlış kaynaklara taassubla başlanan, gerçeğe bakmıyan papazlar, İslam dîni hakkında tamamen yanlış ve asılsız fikirlere saplanıyorlardı. Hatta, papazlardan bazısı hazret-i Muhammed’in sallallahü aleyhi vesellem, insanları gerçekten doğru yola çağırdığını iyi anlayıp, diğerlerine anlatmaya çalışıyordu. Fakat bir türlü kabul ettiremiyordu. Çünkü bu papazlar, İslâmiyet ile Roma putperestliğini aynı kefeye koyma yanlışlığına düşüyorlar ve bunda ısrar ediyorlardı.”

Abdurrahman bin Hakem, Kurtuba’da hıristiyanlardan bir takım kimselerin çıkardığı bu isyan ve fitne hareketine bir çare düşündü. Hıristiyanlardan da pek çoğu bu hareketi desteklemiyorlar, kendileri için kötü neticeler doğuracağından da korkuyorlardı. Sultan İkinci Abdurrahman, hıristiyanların ileri gelenleriniçağırıp, bir konsil toplayarak bu ise son vermelerini söyledi. Baspiskopos Gomez Antonion bunu memnuniyetle kabul edip, hükûmetin emriyle topladığı konsile bütün papaz ve piskoposları davet etti. Bu konsile başkan olarak isbiliyye baspiskoposu Recaredo seçildi. Bu konsilde, günlerce süren tartışmadan sonra karara vardılar.

Hıristiyanların ileri gelenlerinin aldığı bu kararda, İslâm dini ve Muhammed aleyhisselam hakkında, hakarete varan sözler sarfetmenin tehlikeli bir cürüm, suç olduğu belirtildi. Böyle bir nifak hareketinde ısrar edenin sebeb olacağı olayların sorumlusu kendileri olacağını, ayrıca böyle bir harekette bulunan kimselerin, kiliseye de karşı gelmiş sayılacakları hususu karar altına aimdi. Bundan sonra bu fitne sönüp, zamanla unutuldu.

Abdurrahman bin Hakem, otuz küsur senelik iktidarı boyunca fetih hareketleri ile de meşgul olup, müslümanları müdafaa etmek ve dîn-i İslâmı yaymak için faaliyetlerde bulundu. Tahta geçince, ilk altı sene İspanyollara karşı, Kuzey Endülüs bölgelerine seferler yaptı. Bu seferlere bazan, bizzat kendisi komuta etti. Bazan da komutanlar tayin edip ordular gönderdi. İlk altı senede yaptığı fetih hareketlerinden sonra, on sene memleketin iç işleriyle meşgul oldu. Bu zaman içinde İspanyol devletleriyle sulh yaptı. Daha sonra, çeşitli zaferler kazandığı fetih seferlerine başlayıp, saltanatının sonuna kadar devam ettirdi. Bu seferlerinde, Frank topraklarında ilerleyerek, Narbon’a kadar ulaştı. Abdurrahman bin Hakem, omrunun son senelerinde, oğlu Muhammed’i veliaht tayin etti. Vefatından sonra da bu oğlu tahta geçti.

Emir Abdurrahman Evsat, oğlunun terbiyesine çok dikkat ederdi. Birgün oğluna; “Şüphesiz ki, sende aşırı bir kibir görüyorum” dedi. Bunun üzerine oğlu Munzîr, “Sizin gibi babası olan bir çocuk için kibirlenmesi, kendisini büyük görmesi, gâyet tabii bir iştir” dedi. “Ey oğulcuğum! Kibirli kimse, insanların gözünden düşer. Kalbler ondan nefret eder” dedi. Munzîr; “Ey babacığım! Benim insanlar arasında şerefli bir yerim var. Ben soy sahibi birisiyim, istediğim gibi emrediyorum. Bütün bunları yaparken onlara hizmet etmeyi şeref sayıyorum. Hal böyle olunca, nasıl olur da insanların gözünde aşağı ve kalblerin nefret ettiği birisi olurum? Halbuki, herkesin bana teveccüh ettiklerini, sevdiklerini, herkesin beni dinlediklerini görüyorum. Sultan olan şahsın, öyle bir çeşnisi (güzelliği ve süsü) vardır ki, onun kılık ve kıyafetine dikkat etmemesi, insanlar arasında onun bu güzelliğini silip götürür. Sultanın, tebeası arasındaki yeri öyle yüksekdir ki, hareketlerine dikkat etmeyip, kendisini salıvermesi, tebeasının gözünden düşürür. Halkın kendisine göre öyle bir ölçüsü, terazisi vardır ki, bizi onunla tartarlar. Eğer aşırı bulurlarsa, ağırlığı kadar ona kıymet verirler. Şayet onu noksan görürlerse, onu aşağı ve hakir sayarlar. Onun tevazusunu, küçüklük; alçak gönüllülüğünü, aşağılık olarak görürler” dedi. Bunları oğlundan dinleyen babası onun bu konuşmalarını beğendi ve memnuniyetini bildirdi.

ÇOCUĞUN TERBİYESİ

Abdurrahman Evsaf’ın oğlu Munzir, genç yaşlarında görüştüğü kötü arkadaşlarının te’siri altında kalmıştı. İnsanlara eziyet ve sıkıntı veren, vakitlerini onu bunu çekiştirmekle geçiren bu insanlar, Emir’in oğlu vasıtası ile gayelerine ulaşmak istiyorlardı. O da gücü yettiklerine ceza veriyor, diğerlerini ise yeri geldikçe babasına şikayet ediyordu. Oğlunun bu hareketleri, Emir Abdurrahman’ı iyice rahatsız etti. Bunun üzerine, adamlarından birine emredip, insanlardan uzak bir dağa, oğlu için bir ev yapmasını, onu ziyaret için gelenleri de yanına bırakmamasını emretti. Bir müddet sonra emredilen ev yapılarak, Emir’in oğlu oraya yerleştirildi. Orada yalnız olarak günlerini geçirmeye balladı. Önceki rahat günlerini hatırlayarak canı sıkıldı. Babasının bekçi olarak orada bıraktığı vazifeli şahsa; “Arkadaşlanının beni ziyarete geleceklerini ümid ediyorum. Ne olur, ziyarete geldiklerinde onlarla görüşdür de, sohbet edip birazcık olsun rahatlayayım” dedi. Vazifeli şahıs; “Arkadaşlarının, yanında yaptıkları dedikodudan uzak kalman ve rahata kavuşman için, babanız, burada yalnız kalmam ve kimseyle görüştürülmemeni emretti.” dedi. Munzir, babasının kendisini bu yolla terbiye etmek istediğini anladı. Bunun üzerine babasına şöyle bir mektup yazdı: “Ben burada çok yalnızlık çekiyorum. Kendileriyle görüşüp konuşacağım, yalnızlığımı giderecek dostlarım yok. İzzet ve şerefim elimden alındı. İyi insanlara ve sohbet ehline ihtiyacım var. Kötü arkadaşın ne demek olduğunun idraki içindeyim. Çok üzgünüm ve pişmanım. Şayet benim bu halim, zat-ı alinizin bildiği fakat benim bilmediğim büyük bir suçtan dolayı ise, beni terbiye için verdiğiniz cezaya sabrediyor; affınız için zat-ı alinize yalvarıyorum.”

Emir Abdurrahman, oğlundan gelen mektubu okuyunca, terbiye için verdiği ceza ile, maksadının hasıl olduğunu anladı ve oğluna şöyle mektup yazdı: “Mektubunu aldım. Oradaki yalnızlığından şikayetçi olup, arkadaşlarınla görüşüp konuşmayı arzu ediyorsun. Ben bunu sana ceza olarak yapmadım. Fakat senin, dedikodulardan sıkıldığını, bundan şikayetçi olduğunu görünce, sana başkalarından laf taşıyan, koğuculuk yapan kimselerin sözlerinden uzak kalarak rahatlaman için böyle bir harekette bulundum.”

Oğlunun pişmanlığını ve suçunu itiraf ettiğini anlayan Abdurrahman Evsat; yalnız kaidığı yerden, Şehre dönmesine izin verdi. Ancak buraya geldiğinde, ilim ehliyle beraber olup, kötü arkadaşlardan ve koğuculuk yapanlardan uzak kalmasım oğluna emir buyurdu. Bundan sonra; Arkadaşlarından işittiklerini sanki işitmemiş, gördüklerini de görmemiş gibi olacaksm” diye tenbihte bulundu ve şunları ilave etti:

“Sunu iyi bil ki, insanlar arasından en yakın ve en sevdiğim kimse sensin. Bununla beraber öyle zaman olur ki, yaptığın bir işi beğenmiyebilir, bu sebeple bana kalbinden kızabilirsin. Fakat Allahü teâlâ, senin kafben kızdığını bana bildirse idi, bu kızman hiç hoşuma gitmezdi. Allahü teâlâya hamdolsun ki, birinde olandan diğerinin haberi olmaması için kalbler arasına perde koydu.

Şüphesiz sen, gayretli ve çalışkan bir gençsin. Böyle olan bir kimse, sabırlı olur. Her şeyi görür, her söylenileni dinler ve kendisini üzmez. Bunlara tahammül eder. Ceza yerine mükafat verir. İnsanlardan gelen sıkıntı ve eziyetlere sabreder. İşte böyle yapan kimse, ilerde bunların semeresini görüp sevindirici şeylerle karşılaşır. Daha önce bana yaptıkları kötülükler ve hakkımda söyledikleri sözler sebebiyle, kendilerini parça parça etsem, kızgınlığımın geçmeyeceği kimseler hakkında, bugün öyle düşünmüyorum: Önemli olan, kötülük yapmaya muktedir olunduğunda, sabır ve tahammül göstermek, insanların yaptıklarına göz yummak, iyi muamelede bulunmaktır. Etrafımda bulunup, bana iyilikleri ve kötülükleri bulunan kimselere bakdığımda, kalblerinin zamanla değiştiğini, bilahare kötünün iyi, iyinin kötü olduğunu gördüm. Bu sebeple daha önce bazı kimseleri cezalandırdığıından dolayı pişmanlık duymaktayım. Fakat, yaptığım iyiliklerden dolayı asla pişmanlık duymuyorum.

O halde, ey oğulcuğum! Yüksek, kıymetli ve pişman olmayacağın işlere sarıl. Bu ise, bazı şeylere göz yummakla mümkündür. Böyle yapmıyan kimsenin arkadaşı, onun şerrinden emîn olamaz. Hiç bir kimse ona yardımcı olarak yaklaşamaz. Böyle bir kimse ise, maksadına ve emeline ulaşamaz, muhtac olduğunda yardımcı bulamaz.”

Babasından bu nasîhatleri dinleyen Munzir, onun elini öptü ve nasihatlerine bütün gücüyle uymaya çalışacağına söz verdi. Sonunda güzel ahlâk sahibi, kadr ve kıymeti yüksek, şerefli bir insan oldu. Böylece Emir Abdurrahman, oğluna yaptığı nasihati ile maksadına kavuştu.



1) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-4, sh. 3069

2) Ikd-ul-ferîd; cild-2, sh. 371, cild-5. sh. 233,.cild-7. sh. 37

3) Cemheretu hutab-il-Arab; cild-3,. sh. 164

4) El-Fütuhat-ül-islamiyye (Ahmed Zeyni Dahlan, Kahire, 1968); cild-1, sh. 246

5) El-İber; cild-4, sh 127

6) Nefh-ut-tib; cild-2, sh. 327

7) Mir’ât-ı kainât; cild-2, sh. 82

8) Beyân-ül-Magrib; cild-2, sh. 122

9) Nihâyet-ül-ereb; cild-22, sh. 51

10) A’mâl-ül-a’lâm (İbn-i Hatib); sh. 18

11) Târihu iftitah-il-Endülüs (İbn-i Kutiyye); sh. 83

12) Histoire des Musulmanes d’Espagne (Dozy); cild-1, sh 263

13) Histoire de I’Espagne Musulmane-(Levi Provencal); cild-4, sh. 152

14) El-Muktebes fi tarih-il-Endülüs (İbn-i Hayyân); sh. 296

15) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 20

16) Vesâik-us-siyâsiyye; cild-7, sh 38, 144

17) El-Müslümun fi Avrupa fil-usur-ul-vüsta (Tarhan İbrahim Ali, Kahire, 1966); sh 275

18) Endülüs Târihi (Ziya Paşa); cild-1, sh. 83

19) İslâm von Spanien bis İndien (Alfred Renz); sh. 160

20) El-A’lâm; cild-3, sh. 305

21) El-Kâmil, cild-7, sh. 22

22) Cezvet-ul-Muktebes; sh. 11