Hint Okyanusu’nun doğusundaki Sumatra adasının kuzey kısmında kurulan bir İslâm devleti. On üçüncü asrın başlarında çeşitli vesilelerle İslâmiyet’i yayarak müslüman bir cemiyet haline getirdiği Açelileri etrafında toplayan mücahid gazî Cihan Şah’ın liderliğinde kuruldu. Açe sultanları, çevrede İslamiyet’in yayılmasına sebeb oldular. On altıncı asırda Osmanlı halîfeleri adına hutbe okuttular. Avrupa’dan kalkıp, Uzakdoğudaki issiz adalardaki toptan, tüfekten habersiz masum yerlileri hunharca katletmeye gelen, sömürgeci Portekiz, İspanyol ve Felemenk, yani Hollandalılara karşı Osmanlı Devleti’nden yardım istediler. Barbar Avrupa kavimleri ile kahramanca mücadele ettiler. Osmanlı padişahlarının emri üzerine, Resûlullah efendimizin doğum günü olan Rebî’ul-evvel’in on ikinci gecesini senliklerle kutladılar. Açeliler; İngilizlere, Fransızlara, Portekizlilere, İspanyol ve Flemenklere karşı devamlı mücadele halinde bulundular. İçlerinden sömürgeci hıristiyan Avrupa devletlerine alet olanlar oldu. İslamiyet’ten uzaklaşmaları nisbetinde aralarında karışıklıklar çıktı. Batıda, Osmanlı Devleti ig karışıklıklar ve külfetli savaşlarla meşgul edilip, Hindistan’daki Babur Devleti yıkıldi. Doğudaki müslümanların hamisi kalmadı. Çok şiddetli mücadelelerden sonra, 1898 (H. 1316) yılında Açe Devleti ve çevresi (bugünkü Endenozya) tamamen Hollandalılar tarafından işgal edildi. Yüz binlerce müslüman hunharca katledildi. Sonraları, Abdülhamid Han tarafından gönderilen irşad heyetleri ve Ehl-i sun net kitapları, bu garip müslümanların gönüllerine su serpti. Fakat, Avrupalı müstemlekeciler ve onların yardımcıları, bu hususta da gerekli tedbirlerini aldılar.
Açe’nin bulunduğu Sumatra adasi, öteden beri ticaretle uğraşanların uğradığı bir yerdi. Bilhassa biberi ile meşhûrdu. Bu tüccarlar arasında, müslümanlar mühim bir sayı teşkil ediyordu. Aldıkları malları Hindistan başta olmak üzere, lslâm ülkelerine ve Avrupa’ya gönderiyorlardı. Açe’de İslâmiyet’in yayılması da; buradaki insanlara Allahü teâlânın dinini yaymak maksadıyla giden alimler ve tüccarlar vasıtasıyla oldu. Mîladî on ikinci, hicrî altıncı asır ortalarında Abdullah Arif adında alim ve fazfletli bir zat, Açe’ye giderek, İslâmiyet’i tanıtıp yaymak için çalıştı, Bilhassa bu zatın Burhaneddîn adındaki talebesi, İslâmiyet’in Açe’de yayılmasında çok büyük gayret gösterdi. Açe halkı, 1205 (H. 602) senesinde Cihan Şah’ın Açe hükümdarı olmasından sonra, gruplar hâlinde müslüman oldu. Cihan Şah da, Açe’ye İslâmiyet’i yaymak, insanlara vaaz vermek ve emr-i maruf yapmak maksadıyla dışardan gelmişti. Açe içlerine giren bu zat, yerlilerden bir kadınla evlenip, İslâmiyet’i tanıtma faaliyetinde bulundu. Daha önce müslüman tüccarların uğradıkları liman bölgelerinde yayılan İslâmiyet, böylece Hindu inancının yaygın olduğu Açe içlerine de yayıldı. Hindular, kuvvet zoru ile İslâmiyet’in sür’atle yayılmasına bir müddet mani olmaya çalıştılar. Fakat, sonunda İslâmiyet’in karşısında en katı hindu ve putperestler de teslim olmaktan başka çare bulamadılar. Müslüman olduktan sonra, İslâmiyet’in yayılması için gayret gösterdiler. İslamiyet’i Açe içlerine de yayan Cihan Şah, müslümanlardan teşkil ettiği ordunun başına geçip; İslâmiyet’in yayılmasına mani olan, yeni müslüman olanlara baskı ve eziyeteden imansızlara karşı cihad etti. Şehirde yaşıyanların çoşu müslüman oldu. Yalnız dağ başlarında bazı putperestler kaldı. Nitekim, 1292 (H. 692) senesinde Açe’nin de içinde bulunduğu Sumatra adasında beş ay kalan meşhûr Seyyah Marco Polo, bu bölgede, şehirlerde yaşayan ahalinin müslüman, dağlıkyerlerde yaşayanların ise putperest ve yamyam olduğunu söylemektedir.

Yerli müslümanlar, İslâmiyet’i yaymak için uğraşırlarken, gelip-giden tüccarlardan Sumatra hakkında malumat alan Mekke serîfi, Şeyh İsmail adında bir zatın emirliği altında bir irşad hey’etini buraya gönderdi. Bu hey’et Sumatra adasına varınca, batı sahilinde Pasuri adlı kasabaya indi. Buradaahaliyevazlar verip, İslâmiyet’i anlattılar. Netîcede kasaba ahalisi müslüman oldu. İrşad hey’eti, adanın diğer bölgelerine Ayrıca Malaka’nın (Malezya) karşısında bulunan Aru tarafına geçti. Uğradıkları yerlerde İslâmiyet’i başarı ile tanıtıp, sür’atle yaydılar. Daha sonra Samudra şehrine varan hey’etin mensubları pek çok kimsenin müslüman olmasına vesîle oldular. Samudra şehri, Sumadra devletinin başşehri idi. Devlet de şehir de, kısa bir zaman önce Mara Silu adında bir kimse tarafından kurulmuştu. Mara Silu, kendilerine gelen irşad hey’etinin emîri Şeyh İsmail vasıtasıyla müslüman oldu ve Abdülmelik Salih (olm. 1297) ismini aldı. Sonra da Perlak kralının kızı ile evlendi. Bu hanımından iki oğlu oldu. Oğulları buyuyup yetiştikten sonra, her biri için müstakil bir eyalet kurmak gayesiyle Sumadra’nın kuzey sahilinde bulunan Pasai şehrini ve aynı isimdeki İslâm devletini kurdu.

Sumadra, Açe ve Doğu Hint Adaları adıyla bilinen takım adalarda, putperestlik gibi batıl inanglar halk tarafından sür’atle terk edilerek, İslamiyet geniş alanlara yayıldı.

Bu sırada Avrupalılar, Afrika’nın güneyinden dolaşarak Ümit Burnu’nu geçmiş, Hindistan taraflarına ulaşmıs, Uzakdoğudan baharat vs.’yi doğrudan almaya başlamışlardı. Bu tüccarlar, ticaretle meşgul olurken, misyonerlik faaliyetlerinde de bulunuyorlardı. Hıristiyan misyonerleri, Sumadra ve diğer adalarda dinlerini yaymağa kalkıştılar. Fakat misyonerler, ahlâksız ve fikirlerinin tutarsizlıkları sebebiyle, İslâmiyet karşısında tutunamadılar. Ayrıca İslâmiyet’i yaymak için gelen irşad hey’etini üstün halleri, güzel nasihatları, tatlı dilleri, güleryüzleri insanları hayran bırakmaktaydı. Halbuki, aynı bölgelerde faaliyet gösteren hıristiyan misyonerleri, kaba ve yer yer zorba davranışları ile nefret uyandırıyorlardı. Hasbel kader hıristiyan olan yerliler bile, müslümanları tanıyınca, seve seve müslüman oluyor, İslâmiyet’le şerefleniyorlardı.

1507 (H. 913) ve 1522 (H. 926) seneleri arasında Açe’nin bir bölgesinde hüküm süren Sultan Ali Mugayyet Şah, İslâmiyet’i kabul edip müslüman olunca, tebeası da müslüman oldu. Yeni müslüman olan Ali Mugayyet Şah, İslamiyet’in emirlerine dört elle sarılıp, hakimiyet sahasını genişletti. Bilhassa İslâmî ilimlerin yayılması ve halkın dinin emirlerine titizlikle uyması için çok çalıştı.

Ada müslümanlarını bir bayrak altında toplamaya, Allahü teâlânın dînini her tarafa yaymaya çalıştı. Bu gayretler neticesinde Ada’nın kenarlarındaki şehirlerden (Yah boyu memleketleri) bir çoğu, batıda ve doğuda, Açe Devleti idâresine girdi. Battak mintikasının putperest reisleri bile, Açe sultanına itaat ettiler ve Açe Devleti ile münasebetleri neticesinde sonradan müslüman oldular. Açe Devleti, Açe şehrini ve Açe ırmağını içine alan bir bölgeye hakim oldu. Buraya, Büyük Açe denildi. Güneyinde, batısında ve doğusunda bulunan ve Açe Devleti idaresi altına giren yerlere mulhakat denildi. Bunlar arasında güneyde; Molabuh, Tapa, Tuan ve Smgkel şehirleri, kuzey kısmında ise, Sigli, Giğieng, Morodu, Samalonga, Pusengan ve Lhu Somave şehirleri, doğu sahilinde ise; Simpang, Ulim ve Idi şehirleri vardı. Açe’ye dşhil olup mülhakat (katılmış) denilen bu sahil bölgelerde ahali ziraatla uğraşır ve bu sayede müreffeh bir hayat yaşardı. Biber, Hindistan cevizi ve pirinç yetiştirirlerdi. Kauçuk ağacı ile yaş hurması bahçeleri de çok yaygmdi. Açe Devleti’nin kuvvetli olduğu sıralarda, Hindistan, Suriye ve Mısır’dan alimler gelip hizmetlerde bulundular. Bunlar arasında, meşhûr İslâm alimi İbn-i Hacer Heytemî hazretlerinin bir oğlu da vardı. Açeye gelen bu alimler, Malay dilinde din kitapları yazdılar. Hamza Barusî ve Şemseddin Pasai gibi yerli alimler yetişti. İnsanlara dinlerini öğrettiler. İmam-ı Gazali’nin “İhya”si, İmam-ı Nevevî’nin “Telhîs-ul-Minhac”i ve Ebu Şekur’un eserleri Açe Medreselerinde okundu. Meşhûr tasavvuf eserleri Açe’de kullanılan dillere tercüme edildi. Bu bilgileri gönüllere yerleştirmek ve imam vicdanileştirmek ise tasavvuf büyüklerinin işi idi. Açe halkından da pek çok kimse, îmanın vicdşnîleşmesini ve ibadetlerin severek canla başla yapılmasını sağlayan Şah-i Nakşibend Behaeddîn-i Buharî (rahmetullahi aleyh) ve Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin yollarına sarıldılar. Böylece, bu yolların büyüklerinden feyz alarak manevi olgunluklara ve üstün ahlâka kavuşmaya çalıştılar. Açe ahalisi; inang bakımından, Peygamber efendimizin bildirdiği ve Eshab-ı kiramın naklettiği dosdoğru yol olan Ehl-i sünnet itikadında, amel bakımından da, Şafü mezhebinde idiler. Evliyaya ve alimlere hürmetleri pek fazla idi.

Sultan Ali Mugayyet Şah zamanında 1509 (H. 915)’de küçük bir Portekiz kafilesi, güya adanın keşfiyle ilgili çalışma yapmak maksadıyla, Açe’ye geldi. Portekizlilerin asıl maksadları, bir müslüman devleti olan Açe’yi istila ederek, İslâmiyet’in yayılmasını engellemek ve Açe’nin zengin kaynaklarını sömürmekti. Bu gayelerine ulaşmak isteyen Portekizliler, müslüman Açe Devleti’ne karşı yıkıcı faaliyetlere başladılar. 1509 (H. 915) yılından sonra Açeliler, Portekizlilere karşı mücadele edip, yaptıkları savaşlarda üst üste zaferler kazandılar. Bu zaferler, kendilerinin kuvvetlenmesini sağladı. Ayrıca Kuzey Sumatra’yı batılı hıristiyan devletlerinin istila edip sömürmelerinden korudu. Açe Devleti’nin bu derece kuvvetlenmesi, 16. asırda Hint Okyanusu’ndaki ticari hakimiyetlerde önemli değişikliklere sebeb oldu. Hint Okyanusu’nda müslüman tüccarların ticaretini engelleyen, hac gemilerini soyan Portekizlilere ağır darbeler vuruldu.

Uzun zamandır Osmanlı tüccarlarının da uğradıkları yerlerden olan limanlarını, kendi imkanları ile korumanın güçleştiğini gören Açeliler, Osmanlılardan yardım istediler. Hem çevrede İslâmiyet’in yayılması, hem de müslümanların mal ve canlarını korumak için, halife-i müsliminden Açe halkmayardım gönderildi. Böylece, birbirine çok uzak olan bu iki müslüman devlet arasında askeri ve siyasî münasebetler de başladı. Açe, Osmanlı Devleti’nin yerinde desteği ile, Portekizlilere karşı yapılan savaşlarda doğu cephesinin sağlam bir kalesi durumunda olan güçlü bir İslâm devleti haline geldi. Buraya, ilk önemli Osmanlı yardımı, 1537 (H. 944) senesinde Alaüddîn Riayat Şah’ın Açe tahtına geçtiği sırada ulaştı. Bu sıralarda Açeliler, yerli kavimlerle savaş halinde idiler. Sultan Alauddîn Riayat Şah’ın sıkışık bir anında imdada gelen Osmanlı askerinin de desteği ile, yerlilerin müslümanlara zarar vermeleri önlendi. Müslümanlardaki insanlığı, merhameti gören bir çok yerli, müslüman oldu. Dağlık bir bölge olan ve Ekvator’un üst kısmında bulunan Rau halkı da, Açe Devleti’nin hizmetleri sebebiyle müslüman oldu. Malakka yarımadasi (Malezya) ahalisi ile yakın muna sebetleri bulunan Bataklılar arasında da zaman zaman müslüman olanlar çıkıyordu. Batı Endonezya’nın en önemli kaynaklarına sahib olduğu gibi, baharat ticaretinin de en önemli merkezi olan Açe, hıristiyan devletlerinin istihalarını kabartıyordu. On altıncı asrın ikinci yarısında, Hint Okyanusu’nun doşusunda zulüm ve sömürgecilik faaliyetlerini iyice artıran Portekizliler, bölgedeki müslüman devletlere baskı yapmaya, hacıları taşıyan gemilere saldırmaya başladılar. İslâm devletleri arasında fitnecilik yapıp, birbirlerine duşürmeye çalıştılar. Bu sıralarda, Alauddin Riayat Şah el-Kahhar (saltanatı: 1537-1571/H. 944-979) Açe sultanı idi. Zamanın en güçlü devleti olan Osmanlılara tabiiyyetini bildirmek için bir hey’et gönderdi. Açe elçisinin İstanbul’a geldiği sıralarda, Osmanlı sultanı Kanuni Sultan Süleyman Han, Zigetvar seferinde vefat etmiş, yerine Sultan İkinci Selim Han geçmişti. Açe sultanının Hüseyn ismindeki elçisi, getirdiği mektubu cihanın sultanı ve ehl-i İslâm’ın halifesi olan Sultan Selim Han’a arz edip ferman bekledi. Sultan Alauddîn Şah, mektubunda; bulundukları bölgede yirmi dört bin adanın mevcut olduğunu, düşman arasında yalnız kalıp her taraftan kşfirlerin hücûmuna uğradıklarını bildiriyor, bunlarla savaşmak için silah ve tecrubeli asker istiyordu. Yine o bölgede bulunan adaların bilhassa dördünden, ticaret yapmak ve hacca gitmek üzere çıkan müslümanların, gemileri o bölgedeki bir geçide geldiği zaman düşman hücûmuna uğruyordu. Bunlar yakalayabildiklerini esir ediyorlar, yakalayamadıkları gemileri topa tutarak batıriyor ve müslümanları şehid ediyorlardı. Diğer tarafdan Seylan ve Kalikut müslümanlarının, îman etmiyen hükümdarlar tarafından idare edildiği, devamlı zulüm gördükleri ve bu müslümanların da onlarla mücadele halinde olduğu bildiriliyordu. Bütün bu sıkıntılardan kurtulmaları ve bölgelerindeki müslümanların rahata kavuşup İslâmiyet’in yayılması ancak, Osmanlı Devleti’nin kendilerine yardımcı olarak göndereceği bir donanma ile mümkündü. Eğer bir Osmanlı donanması yardıma gönderilirse, hem kendilerinin, hem de o bölgede bulunan gayr-i müslim tebeanın Osmanlı himayesine girip, tebealarına dahil olacaklarını belirtiyor, bu niyetle cihad ve gaza yapmak arzusunda olduklarını ifade ediyorlardı. Bu bakımdan, kendilerine hisarları yıkmak için kullanılan toplardan ve diğer silahlardan gönderilmesini isteyip, bu yardımın ulaşması için, Yemen, Cidde, Aden ve Mısır beylerbeyinin, Osmanlı askerlerinin her türlü ihtiyaçlarını karşılamasının sağlanması da rica ediliyordu.

Açe’nin bir Osmanlı köyü, ahalisinin de Osmanlı padişâhının tebeası, hükümdarının ise bir Mısır, Yemen beylerbeyi veya Aden, Cidde kulağası olarak kabul buyurulmasını arz eden Açe sultanını, tebeası arasına kabul buyuran Osmanlı sultanı İkinci Selim Han, Açe elçisine emirlerini ihtiva eden 21 Eylül 1567 (H. 16 Rebbî’ul-evvel 975) tarihli fermanı ile beraber bir de sancak ihsan eyledi. Ayrıca kendisine vergi gönderilmemesini, vergi yerine, her sene Mevlîd-i şerîf gününü parlak törenlerle kutlayıp, devlet ve milletinin bekası için dua etmelerini istedi.

Mısır ve Kızıl Deniz’deki beylerine emir gönderip, müslümanların himayesi ve İslâmiyet’in yayılması için yardım edilmesini emretti. Bu emrinde, Süveyş’ten on beş parça kadırga (savaş gemisi) ve iki bârçe (büyük kayık), mutehassıs bir topçu başı ile yedi nefer topçu Mısır askerleri arasından kafî mikdarda asker, kaleleri döğmek için yeterli mikdarda top, tüfek ve savaşta kullanılan diğer malzemelerin gönderilmesini emretti. Bu yardım seferine, büyük amiral Kurtoğlu Hızır Reis kumandan Mehmed Bey de kumandan vekîli tayin edilerek, Açeli müslümanlara yardım ulaştırmak, düşmanlarını yenmek ve işgal altındaki kaleleri almak vazifesi verildi.

Açe elçisi iskenderiye yoluyla Aden’e gönderildi. On dokuz kadırga ve üç bargeden meydana gelen bir donanmanın hazırlıklarına başlandı. Ancak hazırlıklar tamamlanmadan, Yemen’de çıkan bir isyan, seferin geçikmesine sebeb oldu. Sultan İkinci Selim Han, Açe sultanı Alaüddîn Riayat Şah’a bir mektup yazıp, seferin gelecek seneye te’hir edildiğini bildirdi. Açe’ye iki gemiyle top ve tüfekçiler gönderildi. Oraya giden Türkler, Açe’de yerleşip kaldılar. Kaynaklarda Sultan İkinci Selim Han’ın bir senesonra yapılacağını bildirdiği Sumatra (Açe) seferinin yapıldığına dair kesin bilgi veren vesikalar bugüne kadar bulunamadı.

Açeliler, halîfe-i müslimmebağlılıklarını bildirip dualarını aldıktan sonra, hediye buyrulan sancağın hakkını vermek için ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Gemileri Osmanlı sancakları ile süsleyip, Osmanlı adına cihad ettiler. O zamandan îtibaren halîfe-i müsliminin emrinden çıkmayıp, Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem doğum gününü (Mevlîd) her sene Rebî’ul-evvel ayının onikinci gününde parlak törenlerle kutladılar.

Osmanlılardan aldıkları teknik yardımlarla, büyük toplar döken Açeliler, Portekizlilerin işgal edip çevreye zulüm saçtıkları Malakka adasındaki mazlumları kurtarmaya, karanlık gönüllere İslâmiyet nûrunu sunmaya gittiler. Yapılan savaş netîcesinde, Malakka yarımadasının bilhassa Sumatra tarafındaki limanları, Portekiz zulmünden kurtarıldı. İslam’ın adil hükümleri tatbik edilerek, mazlumların hakkı alındı ve zalimler cezalandırıldı. İnsanları, huzur ve saadete kavuşturmak için yapılan çalışmalar hızlandırıldı. Bu güzel günler, bir müddet devam edip gitti. Fakat Avrupalılar, Hindistan ve Uzakdoğu’daki zengin baharat memleketlerine hücûm ettiler. Çökertilen Portekizlilerin yerini Hollandalılar ve İngilizler aldı.

Açeliler, sultanları iskender Muda (1607-1636/H. 1016-1046) zamanından otuz dördüncü ve son hükümdar Mahmud Şah (1870-1874/H. 1287-1291) dönemine kadar, hep Avrupalılar ve yerli işbirlikçileri ile mücadele ettiler. Ada halkı, kendilerini öldürüp sömürmeye gelen Hollandalılara karşı kahramanca savaştı.

Açe sahillerine önce ticâret bahânesiyle gelip sömürmeye kalkışan Hollandalılar, İngilizlerle istila yarışına girip, İngiliz usûlüyle yerli halkı katledip zulmederek, Sumatra adasında belli bir sahayı işgal ettiler. İngilizlerle 1871 (H. 1288)’de anlaşıp, Sumatra adasında işgal ettikleri sahayı kuzeye doğru genişletmeyeceklerine dair söz verdiler. Fakat 1873 (H. 1290) senesinde yapılan bir başka andlaşma iles İngilizler, Sumatra adasini Hollandalılara bıraktılar. Bunun üzerine Hollanda askerleri, Açe’nin limanlarını, merkezini ve civarını istila ettiler. Açe hükümdarı Mahmud Şah’ı tahttan indirip, kısa bir süre sonra öldürdüler. Başsız kalan Açe ahalisi, Hollandalılara karşı alimlerin rehberliğinde çetin bir mücadeleye girişti.

Osmanlı padişahı Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın muhalefetine rağmen, Mithat Paşa ve avânesinin teşviki ile girilen 1876-1877 Osmanlı-Rus harbinde (93 Harbi) yenilen Osmanlı Devleti’nin eski gücünü kaybetmesinden de cesaret alan Hollandalılar, 1877-1881 (H. 1294-1299) yilları arasında Açe’yi işgal ettiler. Bu dört sene içerisinde, katliamlar yaparak, pek çok müslümanı şehid ettiler. Fakat yine de adanın tamamma hakim olamadılar. Asıl büyük taarruzu, 1896 (H. 1314) yılında gerçekleştirip, 1898 (H. 1316) senesine kadar mülhakatıyla birlikte Açe’yi işgal eden Hollandalılar, kendilerine itaat etmeyenlere göz açtırmadılar. Birliği kaybeden Açeli kabile reisleri de Hollanda hakimiyetine boyun eğmek mecburiyetinde kaldılar. Bu reislerin her biri, Hollandalı bir me’mûrun kontrolündeydi. İşgalden sonra Açe ve çevresinde zalim bir sömürge idaresi kuran Hollandalılara karşı, zaman zaman şiddetli direnisler oldu. Fakat, bölgede kurulan kuvvetli Hollanda garnizonları, işgal altındaki toprakları devamlı kontrol altında tuttular. Açe ile birlikte Endonezya’nın tamamı, Hollanda kraliçesi adına bir umumi vali eliyle idare edildi. Memleketin tabiî zenginlikleri, yıllarca Avrupalı sömürgecilere aktı. İkinci Dünya Savaşı başlarında 1940 (H. 1359) yılında Hollanda, Alman istilasına uğrayınca, sömürgecilere merkezden yardım gelmez oldu. Sömürgecilerin bu saşkınlığı esnasında, müslümanlar rahat bir nefes aldılar. Çok geçmeden Japonlar devreye girdi. Malezya, Borneo, Çin, Hindistan ve Siyam’ı işgal ettikten sonra, Amerikan-İngiliz ve Hollanda donanmalarını bozguna uğratan Japonlar, 1942’de Sumatra ve diğer Endonezya adalarını işgal ettiler. 1944’de Japonlar savaş güçlerini kaybedince, Endonezya, 1945’de İngiliz ve Amerikan kuvvetlerinin işgaline uğradı. Japonların bıraktıkları çok sayıda silah ve cephaneden istifade eden Endonezyalılar, Hollandah müstemlekecilerin geri gelmesine mani oldular. Endonezya adı altında birleşerek, 1949 yılında bir cumhuriyet kurdular. Fakat diğer Avrupalı sömürgecilerin de yaptığı gibi Hollandalılar, Endonezya’yı gerekli tedbirleri almadan terketmediler. Köşe başlarına adamlarını yerleştirip, dünyanın bir ucundaki garib müslümanları birbirlerine kırdırmak için bütün tedbirleri aldılar. Ekonomik yonden kendilerine bağlayıp sömürmeye devam ettiler. Kendi kültürlerine sahip kozmopolit kimseleri müslümanların başına geçirip, sözde, bağımsizlik verdiklerini dünyaya ilan ettiler. Ortaya çıkan bazı ufak-tefek hareketler bahane edilerek yeni istiklale kavuşan bu devlet içinde binlerce müslüman şehîd edildi. Sömürgeciler, müslümanların sadece, mallarına, canlarına, ırz ve namuslarına değil, dinlerine de saldırdılar. Uzakdoğu müslümanlarının sunnî bir itikada sahib olarak, Resûlullah efehdimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshabının (radıyallahü anhüm) yolunda gitmelerine tahammül edemediler. Sunnî müslümanların, müstemlekecilerin ve yerli isbirlikçilerinin oyununa gelmediklerini görüp, onları doğru yoldan ayırmanın çarelerini aradılar. Yerlilerden elde ettikleri bozuk kimseleri Hicaz tarafında dolaştırıp, bazı mezhepsiz ve sapık kimselerin fikirlerini öğrettiler. Zihinleri karışmıs, fikirleri bozulmuş olan bu sapıkları, memleketlerine dönüşlerinde büyük alim, aydın din adamı diyetörenlerle karşılayıp, göklere çıkardılar. Bazı cahil kimseleri, laf kalabalığı yaparak, kafasını karıştırarak kandırdılar. Zamanla hakîkl müslüman alimlerin, din ilimlerini öğretmesine mani oldular. Din bilgilerini öğretmek, sadece mezhepsizlerin inhisarında kaldı. Bozuk kimseler, din hakkında söz sahibi oldu. Din bilgileri unutuldu. Bilinenler de bazı adetlerden ibaret kaldı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın göndermiş olduğu din alimleri, Endonezya’da da bir mikdar kalıp, müslümanların uyanışma, doğruyu öğrenmelerine yardımcı oldular. Fakat bu da serin bir sabah rüzgan gibi gabucak geçiverdi. Yalnız, halife-i müsliminin İstanbul’dan gönderdiği sandıklar dolusu kitaplar, Endonezyali Ehl-i sünnet alimlerine destek oldu. Hakîkî müslümanlar, dinlerini yıllarca bu kitaplardan öğrendiler. Bu kitaplar arasında 1884 yılında İstanbul’da basılıp gönderilmis olan Beydavi tefsirinin tercümesi meşhûrdur. Bu hal yıllarca böyle devam etti. Müslümanlar, garîb bir halde yaşadılar. Yıllar geçti. Ehl-i sünnet alimlerinin kitapları buralara tekrar ulaştı. Buradaki müslümanlar, ataları gibi, hakîkî îtikadı, ehl-i sünnet yolunu öğrenmek ve öğretmek için gayret sarfettiler.



1) The Achehnese (S. Kurgronije, Leiden 1906)

2) Açe Tarihi (Muhammed Ziya, İstanbul 1316)

3) “Bir Osmanlı filosunun Sumatra seferi” (Saffet Bey) Tarih-i Osmanî Encümeni mecmuası; cild-2, sh. 604, 678

4) Sixteenth Century Türkish Influence in Western Indonesia (Reid, A.J. S. IAHA, Kuala Lampur (Malezya) 1968)

5) İslâm today (A.J. Arberry and Rom Landau, London 1942); sh. 211

6) Berk-ul-Yemânî (Kutbeddin Mekkî, Süleymaniye Kütüphanesi, Reis-ul-Kuttâb kısmı No: 632); ur. 44 b