Dava ve ihtilaflara bakan kurulus. Davalı ve davacı arasındaki ihtilafları halleden, mazlumun hakkını iade edip, suçluyu cezalandıran devlet teşkilatı.

İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların halli için gerekli bir müessese olan adliyenin geçmişi, insanlık tarihi kadar eskidir. Ilk peygamber ve ilk insan olan Adem aleyhisselam, oğulları arasında hükmetti. Ondan sonra gelen her peygamber de ümmeti arasındaki davaları halletti. Haklıyi haksızdan ayırdı. Nitekim hazret-i Davud ve oğlu Süleyman aleyhisselamm, adaletle hükmettikleri Kur’ân-ı kerîmde beyan buyrulmuştur. Fakat insanlar, ilahî kaynaktan uzaklaştıkça sapıttılar. Birbirlerine olmadık şekilde zulmetmeye başladılar. Kendilerine gönderilen peygamberlere itibar etmediler. Yer yer önceki peygamberlere nazil olan semavî kitaplardan işlerine gelen kısımları tatbik edip, işlerine gelmeyen kısımlarını bilmezden gelerek veya değiştirerek, kendileri için menfaat te’minine çalıştılar. Zaman geldi, kendilerine gönderilen peygamberleri şehid etmekten çekinmediler. İnsanları, diri diri hayvanlara atip parçalatmaktan zevk alan krallar, imparatorlarturedi. Bir olan Allahü teâlâya ve O’nun peygamberine inananlara, akla hayale gelmedik işkenceler yaptılar. Hak olan adalet ve bu otoriteyi sağlıyacak adliye teşkilatı olmadığı için herkes huzursuzluk içerisindeydi.

İslamiyet’ten önce, Mekke’de de zulüm almış yürümüs, yaptığı haksızlıklarla ovünen insanlar turemişti. Kız çocukları diri diri toprağa gömulur, arayıp soran olmazdı. Kabîle içerisinde akil ve hikmet sahibi olarak tanınan bir kimse, kendi anlayışma göre haklıyi haksızdan ayırd ederdi. Fakat merkezî bir otorite mevcud olmadığından, verilen kararları uygulayacak, mazlumun hakkını haksızdan alacak, suçluyu cezalandıracak salahiyetli bir merci yoktu. Herkes, kendi hakkını kendisi almak ve korumak mecburiyetinde idi. Dolayısıyla, kuwetli kim ise haklı o oluyordu. Böyle olunca, her türlü tecavuz ve haksızlıklar, bunun neticesi olarak da kan davaları çoğalıyordu.

Normal olarak, insanlar arasında hakimlik yapan kişinin, iki hasım arasında karar vermesi, katî bir hükme varması zor oluyordu. Kendisine müracat eden iki taraftan birinin haksızlığına hüküm verirse, haklı olan taraf zayıf ise, haksız olan kuvvetliden hakkını alamazdı. Tersine haklı gelen taraf kuwetli ise, karşı taraftan hakkını kaba kuvvet zoruyla alırdı. Hakimlik eden sahis, sadece taraflar arasında haklı veya haksız diye hüküm verebilir, fakat, hak sahibinin hakkını zalimden alıp kendine teslim edemezdi.

İslamiyet’ten önce, Mekke-i mükerremede, iyilik sever bazı kimseler aralarında anlaşarak, haksızlıkları önlemek için bir cemiyet kurdular. Daha sonraları Peygamber efendimizin de katıldığı bu cemiyet, her ne kadar zalimden mazlumun hakkını ahyor, en küçük bir haksızlığa meydan vermemeye çalışıyor ise de, kifayetsiz idi. Elbetteki böyle küçük bir cemiyetin, devletin yapacağı bir vazifeyi yerine getirmesi mümkün değildi.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize peygamberliğinin bildirilmesinden sonra, İslâmiyet’in yayılmaya başlamasıyla birlikte birdenbire bir adliye teşkilatının meydana çıktığı elbette söylenemez. Çünkü, muntazam bir adliye teşkîlatının bulunması ve düzenli olarak işlemesi, bir devletin kontrolünde olur. Belli bir devlet olmadan, bu teşkîlat da geniş manasıyla düşünülemez. Bununla beraber, esasda vazifesi kadılık (hakimlik) olan adliyenin vazifesini, yine Peygamber efendimiz bizzat kendileri yapıyorlardı. Zaten; “... İnsanlar arasında adaletle hükmet...” meâlindeki Sa’d sûresinin 26. ayet-i kerîmesi de bunu emrediyordu.

Hatta, İslâmiyet’ten evvel, hakimliğe ait bazı mes’elelerin Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize intikal ettirildiği, Hacer-ul-esved taşının Kabe duvarına yerleştirilmesi hadisesinin buna bir misal olduğu da kaynak eserlerde zikredilmektedir.

Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Medine-i münevvereye hicretinden ve orada İslâm Devleti’ni kurmasından sonra, İslâm Adliye Teşkîlatı’nın da temeli atılmış oldu. Hicretten sonra müslümanlar arasında kardeşlik te’sis edildi. Medine’de bulunan yabancı kabileler ile andlaşmalar yapıldı. Bu andlaşmalar kaidelere bağlandı. İlk yazılı anayasa tesbit edildi. Adlî mevzularda daha esaslı usûller kondu. Böylece, herkesin kendi hakkını kendinin koruyup, alması kaldırıldı. Ferdlerin haklarını korumak, devletin vazifesi oldu.

Ayet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, bu yeni İslâm Devleti’nin kanunları oldu. Hüküm verenin taraf tutması, kuvvetli tarafı haklı çıkaracak hükümler vermeye çalışması ihtimali kalmadı. Bir hususda, İslâmiyet neyi emrediyorsa, karar o şekilde verilir, değişmek ihtimali olmaz ve aynı dava tekrar hakim huzuruna getirilmezdi. Fakat bu hal, cahiliyye devrinde böyle değildi. Bir hakimin huzurunda, aleyhinde karar çıkması hâlinde, kuvvetli taraf, neticenin kendi lehine dönmesi için davayı başka bir hakime götürürdü.

Fakat, Resûlullah efendimiz tarafından verilen bir kararın başka biri tarafından değiştirilmesi ihtimali yoktu. Taraflar, verilen karara uymak mecburiyetinde idiler. Bu hususta ayet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki:

“Allahü teâlâ ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle mü’min bir kadın için, kendi işlerinden dolayı Allahü teâlânın ve Resûlunun hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim Allahü teâlâya ve Resûlüne isyân ederse, muhakkak açık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzab sûresi: 36)

“Rabbin hakkı için, onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme nefsleri hiç bir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe imân etmiş olmazlar.” (Nisa sûresi: 65)

“Mü’minler, aralarında hüküm olunmak için Allahü teâlânın kitabına ve Peygamberine çağrıldıkları vakit, onların sözü ancak; “Dinledik ve itaat ettik” demeleridir. İşte bunlar, zafer bulacak, saddete erecek olanlardır.” (Nur sûresi: 51)

Peygamber efendimiz, kendilerine intikal eden adlî davalara bizzat kendileri bakarak, Kur’ân-ı kerîmin emrettiği şekilde hükümler veriyordu. Bunu yaparken daha sonraki asırlarda gelecek olan İslâm hakimlerinin de, dikkat ve riayet etmeleri icab eden belli usüller ve kaideler koyuyordu.

Bu arada, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize getirilen davalar halledilirken, henüz müslüman olmayan kabileler, bu hali ibret ve gibta ile takib ederek, İslâm’ın adaletine hayran oluyorlardı. Hatta Necran hıristiyanları, Peygamber efehclimize müracat ederek, aralarında ihtilafa düştükleri mes’eleleri halletmek üzere birini göndermesini istediler. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de Ebu Ubeyde bin Cerrah hazretlerini gönderdi.

Müslümanlar çoğalıp, İslâm memleketi genişledikçe, Eshab-ı kiramdan bazıları çeşitli yerlere, kadılık (hakimlik) vazifesi ile gönderildiler. Hazret-i Ömer, hazret-i Ali, İbn-i Mes’ûd, Ubey bin Ka’b, Mu’az bin Cebel, Zeyd bin Sabit ve Ebu Muse’l-Eş’arî (radıyallahü anhüm) o zamanda kadılık yapan Eshab-ı kiramdandır. Bu kadıların verdiği hükümler, Resûlullah efendimize gönderiliyordu.

İslamiyet, diğer sahalarda olduğu gibi, bu sahada da, hukuk alemine yenilik ve tam bir adalet getirmiş, her türlü haksızlıkların önüne bu şekilde geçilmiştir. Mesela, herkesin işlediği fiilden kendisinin mes’ûl olması, ferdin işlediği fiillerde, niyetinin, o fiili niçin yaptığının da mühim olması ve hüküm verilirken bunun dikkate alınması, ayrıca, durumu ne olursa olsun her ferdin, kânun önünde eşit haklara sahip bulunması bu yeniliklerden bazılarıdır.

“Mes’ûliyetin şahsiliği prensibi” de denilen, herkesin kendi işinden kendinin mes’ûl olması eski zamanlarda yoktu. Mesela, medeniyette ileri olarak bilinen Babil Krallığı’nın hukuk kanunları olan Hammurabi kanunlarında adalete, hukuka aykırı maddeler bulunuyordu. Bu kanunlara, mesela bir kısas kanununa göre, bir kimse, işlediği bir suçtan dolayı bizzat kendisi cezalandırılmıyordu. Bir kimse, başka bir kimsenin kızını öldürse, kısas olarak katil değil, kızı öldürülürdü. İslam’ın bildirdiği ilahi adalette ise, herkes kendi fiilinin cezasını kendisi çekecektir. Nitekim, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “... Hiç bir günahkâr, başkasının günahını taşımaz...”buyrulmaktadır. (İsra sûresi: 15)

İslâm Adliye Sistemi’nde, bir ferde işlediği bir suçtan dolayı ceza verilirken; o kimsenin, o suçu işlerken niyetinin ne olduğu, suçu hangi halde işlediği, kasdî olarak mi, kazara mı işlediği, yoksa başkası tarafından cebir kullanılarak, zorla mı işlettirildiği gibi hususlar dikkate alınır. Bu sebeple, çocuk, deli ve uyuyan kimsenin hareketlerinde bir kasıt durumu mevzu bahis olmadığı için, bunlar yaptıklarından mes’ûl tutulmamışlardır. Ayrıca, insanlardan başka, diğer bütün mahluklar, her türlü mes’ûliyetten uzaktırlar. Halbuki, İslâm’dan önce durum böyle değildi. Cansız varlıklardan bir zarar gelse, güya ceza verilirdi. Mesela, bir kimse bir kuyuya düşerek ölse, o kuyu, kısas olarak ölenin varislerine kalırdı.

Bütün bunlardan daha mühim olmak üzere, İslâm Adliye Sistemi’nde; nesebi, kavmi, kabilesi, vatanı ve bulunduğu mevki ve makamı ne olursa olsun, istisnasız bütün herkes adalet önünde eşittir. Yani kadı, lüzum ve ihtiyaç görülmesi halinde sultanın ifadesini alabilir ve bunu yaparken de en ufak bir şeyden çekinmez. Kadı Şüreyh’in halife hazret-i Ali ile bir yahudiyi muhakemesi, Kadı Hızır Bey’in Fatih Sultan Mehmed Han’la bir hıristiyanı muhakemesi meşhûrdur.

Halbuki, İslâmiyet’ten evvel böyle değildi. Mensub olduğu kabileye ve kabile içindeki durumuna göre insanlara farkli muamele yapılıyordu. Nitekim bir hadîs-i şerîfde, bu duruma işaret edilerek buyruldu ki: “Sizden evvelki kavimlerin helak olmalarının sebebi Şudur: Onların aralarında makam ve mevki sâhibi kimselerden biri hırsızlık yapmca, hırsıza lüzumlu cezâyı vermezler, onu salıverirlerdi. şayet makam ve mevki sâhibi olmayan biri hırsızlık yaparsa, onu hemen cezâlandırırlardı.”

Bütün bunlar ve kaynak eserlerde zikredilen malumatlar gösteriyor ki, İslâm Adliye Teşkîlatı, Kur’ân-ı kerîmin emrettiği, bildirdiği şekilde, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem tarafından kurulmuş köklü bir müessesedir. Gayr-i müslim tebeanın bile takdirini kazanıp yüzyıllarca insanlara adalet dağıtan İslâm Adliye teşkilatı’nın kaynaklarını; Allahü teâlânın kitabı Kur’ân-ı kerîm, onun tefsiri olan Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin sünneti, bunların da açıklaması olan Eshab-ı kiram ve müctehidlerin kıyas, ictihad ve icmaları meydana getirir. İslâm hukukunun tatbik edildiği toplumların, İslâmiyet’e uygun olan eski örf ve adetleri de nazar-ı itibara alınmıştır.

İslam tarihinde görülen ilk davalar, Resûlullah efendimizin bizzat gördüğü veya Eshabından birini vazifelendirdiği adlî davalardır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminde yeni müslüman olan yerlere de vali-kadılar gönderilip, oradaki müslümanların davaları halledildiği gibi, Hulefa-i raşidin döneminde de yeni feth edilen yerlere kadılar tayin edildi. Hazret-i Ebu Bekr’in hazret-i Ömer’i, onun da yeni kurulan Kufe şehrine Kadı Şüreyh’i kadı tayin etmeleri meşhûrdur.

Hazret-i Ömer, Şüreyh’i kadı tayin edince, mahkemede hüküm verirken; ilk önce Kur’ân-ı kerîme, onda bulamazsa Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin sünnetine bakmasını, onda da bulamazsa kendi re’yi ile ictihad etmesini tavsiye etti.

Mektupları ve nasihatleri ile tayin ettiği kadıları takviye eden Ömer (radıyallahü anh), valilerine de mektuplar yazar, onlara da adil idare hususunda nasihatlerde bulunurdu. Şam valisi Muaviye’ye (radıyallahü anh) veya Suriye umumi valisi Ebu Ubeyde’ye (radıyallahü anh) gönderildiğine dair rivayetler bulunan bir mektubunda şöyle buyurdu:

“Ben sana, adil idare konusunda, benim ve senin için söylenmesi ihmal edilmeyecek hususları ihtiva eden bu mektubumu yazıyorum. Dînini koruyacak, rızk ve sevabdan seni nasiblendirecek şu beş haslet ve adeti muhafaza et: İki hasım huzuruna gelirse, doğru hükmedebilmen için adil ve isbat edici deliller ortaya koymalarını, sonra şek ve şüpheden uzak, açık bir yemin vermelerini iste. Zayıfı yanına yaklaştır. Böyle yaparsan dili açılır, konuşur ve kalbi korkudan kurtulur. Yabancı olanı fazla bekletme. Çünkü beklemesi uzayınca ihtiyacmi bırakır, kendi memleketine dönüp gider. Haksızlık eden kimse, ihtilafın halli için hakimin önüne çıkmayı istemez. Hak olan taraf ve nasıl hüküm vereceğin konusunda kanaatin tam olmadığı durumlarda, sulh yolunu tut. Vesselam.”

Hazret-i Ömer zamanında Medîne’de dar-ul-kaza (adliye binası) yaptırıldı. Vilayet ve kazalara kadılar tayin edildi.

Hazret-i Osman, Medine’de davalara bizzat kendisi baktı. Aşere-i mübeşşereden bazıları, mahkeme esnasında hazret-i Osman’ın istişare hey’etinde idiler.

Hazret-i Ali halife olunca, başşehri Kufe’ye aldı. Vilayet ve kazalara kadılar tayin etti. Zaman zaman kendisi de bazı davalara baktı. Davalı ve şahidlerin ifadelerini ayrı yerlerde alırdı.

Hazret-i Muaviye zamanında da adlî işler pek güzel şekilde devam etti. Mahkeme kararları tescil edilmeye başlandı. Hazret-i Muaviye’den sonraki Emevî halifeleri zamanında, kadıların tayinleri valilere verildi. Halife Ömer bin Abdulaziz, adlî idarenin tekamülüne yardımcı oldu. Gönderdiği talimatnamelerle kadıların işlerini kolaylaştırdı. Adaleti ile, ikinci Ömer namıyla meşhûr oldu. Kendi mahkemelerine gitmekte serbest olan gayr-i müslimler bile, adil İslâm kadılarına müracat eder hale geldiler. Abbasîler devrinde; Kadı’l-kudat teşkilatı kuruldu. Bu teşkilat, kadıların tayinlerini, terfilerini ve kontrollerini yapıyordu. Abbasî halifesi Harun-ur-Reşîd, kadı’l-kudat olarak ilk önce Hanefi hukukçusu İmam-ı Ebu Yusuf’u tayin etti.

Adliye me’mûrları: Adlî işlerde görevlendirilen me’mûrların başında kadılar (hakimler) gelir. Kadı, adlî teşkîlatın asıl me’mûrudur. (Bkz. Kadı)

Kadıya yardım eden yardımcı me’mûrlar da vardır. Bunların başında muftîler gelir. Müftîler, kadının yardımcısı ve müşaviridir. Hukukî ve dinî bir mes’elenin halli ve açıklanması için kendisine arz edilen sualleri cevaplandırmakla vazifelidir. (Bkz. Müftî)

İslâm Hukuku’nda, herkesin davasını takib etmenin mümkün olmayacağından hareketle, davayı, davalı veya davacı adına takib eden bir vekil vardır. Vekîl, bugünkü avukat karşılığıdır. Hazret-i Ali, kardeşi Akil’i ve daha sonra yeğeni Abdullah bin Ca’fer’i kendisine vekîl tayin etmişti.

İslâm Hukuku’nda, kamu davası açmak için “savcıya ihtiyaç yoktur. Çünkü, direkt olarak şahsı ilgilendirmeyip, umumu ilgilendiren ve Hakkullah adını alan hakların ihlal edilmesinde, halife ve kadıdan başlamak üzere sade vatandaşa kadar herkes mahkemeye başvurup kamu davası açabilir. Buna şahadet-i hisbe denir.

Kadıların yardımcıları arasında, noterlik vazifesini ifa eden; udul, suhud, suruti, katib-ül-vesaik gibi isimlerverilen kimseler de vardır. Resûlullah efendimiz zamanında ticarî ve hukuki akit ve muameleler, idari tasarruf ve siyasî andlaşmalar yazı ile tesbit edilirdi. Nitekim Bekara sûresinin 282. ayet-i kerîmesi de hukuki ve ticarî akit ve muamelelerin yazı ile tevsik edilmesini emretmektedir.

Kadıların bir diğer yardımcıları da zabit katibleri idi. Öyle ki, zaman zaman kadıların yerine davaya bile bakarlardı. Katiblik, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme gelen vahyin yazıcıları olan vahiy katipleri ile başladı. Yalnız, ilk zamanlarda mahkemelerin çok az olması sebebiyle, zabit katiblerine pek ihtiyac duyulmadı. Hazret-i Ali’nin bir davayı, çağırdığı katibe tescil ettirdiği kaynaklarda bildirilmektedir. Hazret-i Ömer zamanında Basra kadısı olan Ebu Muse’l-Es’arî’nin de katibinin bulunduğu yine kaynaklarda zikredilmektedir. (Bkz. Katib)

Kadılara yardımcı me’mûrlar arasında, bugünkü mubaşirler gibi, mahkeme salonunda huzur ve düzeni sağlayan, tebligatları yapan kimseler de vardı.

Kadılara yardımcı olan me’mûrlardan biri de, miras taksim işlerini halleden Kasımdır. Ölenin mirasına anında el koyarak, varisler arasında taksim edip, hak sahiplerinin zararını önlerdi. Hazret-i Ali’nin Kasımı Abdullah bin Yahya el-Kindî meşhûrdur. (Bkz. Feraiz)

Kadıların işlerini kolaylaştırmak için, şahidlerin adil olup olmadıklarını araştıran me’mûrlar da vardı. Bunlara müzekki denirdi. Şahidleri araştırırken kadıyi temsil eden muzekkî, kadı ile aynı vasıfları taşırdı. Müslüman ve adil olup, köle olmaması gerekirdi.

Kadıya yardımcı olanlardan biri de tercumandı. Tercuman; müslüman, adil, salih, güvenilir kimseler arasından seçilir, dil bilmeyenlerin sözlerini kadıya tercüme ederdi.

Mahkemeler, kadı ve ihtiyaca göre yardımcıları ile taraflar ve şahidlerden meydana gelirdi. Başlangıçta câmi ve evlerde, ihtiyaç duyulan saatte görülen davalar, sonraları, davaların artması sebebiyle yaptınları hususî binalarda, belirli gün ve saatlerde görülmeye başlandı.

İlk önceleri mahkemelere, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bizzat kendileri bakıyorlardı. Yeni yerler fethedildikçe oralara vazifeli valiler gönderdiler. Bu valüer, aynı zamanda kadılık da yapıyorlardı. Hulefa-i raşidîn zamanında da böyle devam etti. Bazı yerlere validen başka kadı da tayin edildi. Kadıların kısas gerektiren kararları halife tarafından tasdiklenmeden îfa edilemiyordu. Kadıların kararlarına yapılan îtirazları incelemek için, hazret-i Ömer zamanında, hac esnasında Mekke-i mukerremede temyiz mahkemesi kurulurdu. Bu mahkemeye bizzat hazret-i Ömer başkanlık ederdi.

Sonraları normal mahkemelerin bakmaktan aciz kaldıkları, nüfuzlu sahisların işledikleri suçlar ile halk tarafından idarecilere açılan davalara bakan mezalim mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelerin başkanları, ehemmiyetinden dolayı, halife, vali, vezir, emîr gibi kimseler olurdu. (Bkz. Mahkeme)

İslâm Muhakeme Usûlü

Hazret-i Ömer’in, Basra vali ve kadısı olan Ebû Mûse’l-Eş’ârî’ye gönderdiği, İslâm muhakeme usûlünü de tarif eden mektubu:

“Kaza (davaları halletmek), değiştirmesi ve bozulması caiz olmayan bir farizadır ve uyulması icabeden bir sünnettir. Bir hadise hakkında sana baş vurulunca, iki tarafın sözlerini güzelce dinle (anla), bir hak ikrar ve itiraf edilince, hükme bağla. Verdiğin hükmü yerine getir. Çünkü, infaz edilmiyecek olan hakkın sadece sb’ylenmesi fayda vermez. Meclisinde, adalet huzurunda insanları eşit tut. Ta ki, mevki sahipleri senden tarafgirlik umidine düşmesinler, zayıf olanlar da adaletinden me’yus, kalben kirık olmasınlar.

Beyyine (delil) ve şahid getirme davacıya, yemin etmek de davayı inkaredene aittir. Yani davacı Şahid bulamazsa, isteği üzere, davalıya yemin tevcih edilir. Müslümanların arasında sulh yapılması caizdir. Ancak harami helal, helali haram kılacak bir sulh caiz değildir. Dunku gün vermiş olduğun bir hüküm, nefsine müracatla, haklılığa, doğruluğa yol bulduğun takdirde, seni hakka dönmekten men etmesin. Yani ictihadın değişerek evvelce vermiş olduğun bir hükümde isabetsizliğine kani olursan, o hükmün, benzeri bir hadise hakkında yeni ictihadına göre hüküm vermene mani olmasın. Çünkü hak kadimdir. Hakka dönmek, batılda sebat etmekten hayırlıdır.

Kalbini çalıştrıp hükümlerini Kur’an’da, sünnette bulamadım mes’eleler hakkında güzelce imal-i fikr et (düşün), sonra bu gibi Şeylerin benzerini bul, bunları birbiriyle kıyas et. Bunlardan Hak teâlâya daha sevimli, daha yakın ve hakka, dogruya daha benzer olam seç. Davacıya, (beyyinesini, delilini ikame edecek kadar) bir muhlet ver. Bu müddet içinde beyyinesini izhar ederse, hakkını alır; edemezse aleyhine hüküm verilmesi icab eder. Böyle bir muhlet verilmesi, mazerethususunda, pek beliğ ve şüphenin izalesi için de pek açık bir esastır.

Bütün müslümanlar, birbiri hakkında adildirler. Kazfden (bir müslümana iftiradan dolayı) hakkında had cezasi tatbik edilmiş olan, yahut yelilikveya akrabalık sebebiyle kendisinde menfeati celb (çeken), mazarrati (zararları) def töhmeti bulunan, veya yalan yere Şahidlikte bulundukları tecrube ile anlaşılan kimseler müstesna, bunlardan başkasının Şehadetleri kabul olunur. Çünkü Hak teâlâ, sizin gizli işlerinizden yüzçevirmiş, beyyineler sebebi ile sizden mes’ûliyeti kaldırmıştır. Yani insanların gizli şeylerini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsiniz. Sizin yapacağımz şey, beyyinelere, delillere göre hüküm vermektir. Dunyevi hükümler, zahire, görünene göredir. Bunlarda gizlilik, açık olanlara tabidir. Uhrevi hükümterde ise gizliler asıldır, görünenler, gizli olanlara tabidir.

Muhakeme esnasında, insanlara, kızmaktan, sabırsızlıktan, kalb ızdırabından ve muteezzi olmaktan (üzülmekten) hazer et (kaçın)! Yani muhakemeyi sabır ile, teenni ile yürüt. Çünkü Allahü teâlâ, kaza işlerinde doğrulukla hükmedenleri mükafatlandırır, amellerini güzel yapar. Her kim niyetini kendisi ile Allahü teâlâ arasında halls kılarsa, Hak teâlâ onun, kendisiyle insanlar arasında işlerine kifayet eder, yani onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz. Herhangi bir kimse, mesela hakim, hilafimını Allahü teâlânın bildiği bir sıfatla; yani kendisinde gerçekten bulunmayan bir faziletle, insanlara karşı süslenecek olursa, Allahü teâlâ onu, insanlar arasında rusva eder. Çünkü Allahü teâlâ, ibadetlerden, ancak halisane olanları kabul eder. Diğerlerini etmez.

Hak teâlânın dünyada vereceğinzfr ve rahmetinden, hazînelerinden ihsan buyuracağı mükafat hakkında ne düşünüyorsun? (Yani bunun derecesi sonsuzdur.) Ona göre hareket et. Hükmünde hakdan ayrılma, mükafâtını cenab-ı Hak’dan bekle!”



1) Ahkam-i Sultâniye (Ebu Ya’la, Mısır 1958);sh. 57

2) Ahkam-i Sultâniye (Mâverdi, Mısır 1966); sh. 65

3) Medeniyet-i İslâmiyye Târihi; cild-1, sh. 217

4) El-Hadarat-ul-İslâmiyye fil-karn-il-râbi-il-hicri (Adam Mez, Kâhire 1957); cild-1 sh. 378

5) İslâm Hukuku (Sava Paşa, Ankara 1955-1956); sh. 10

6) Bedâyi-us-sanâyi; cild-7, sh. 9

7) Mebsut; cild-16, sh. 60