İçinde bulunduğumuz fizîkî gerçeklikleri ve buna bağlı olarak tabi'atta meydana gelen olayları Hıristiyan dünyasından devşirilen dünyevî - uhrevî ayrım ve pozitivist düşünce ekseninde açıklama gayreti, bu düşüncelerin peydâ olduğu coğrafyada bile îtibar kaybına uğrarken, bizde hâlâ devam ettirilmektedir. Allah'ı hakkıyla takdir edemeyen ve bir anlamda neo-antropomorfizm diyebileceğimiz bu sınırlayıcı bakış açısının, iktisâdî, sosyal, siyâsî, eğitim gibi alanlarında da izdüşümlerini görmek mümkündür. Şüphesiz, İslâm'ın öngördüğü Allah tasavvurundan habersiz olma ve bunun verdiği hafiflikle kutsala kafa tutan düşünce rüzgârlarına kapılma, bu tür söylemlerin altında yatan en büyük nedendir. Bunun çarpıcı örneklerinden birini daha deprem hadiselerinin ardında görmüştük. Kimi yazılı ve görsel basında, yaşanan deprem olayının bilimsel îzahları yapılırken, âdeta "Allah, bu işin içinde yoktur" mesajı da verilmeye çalışılıyordu. Hemen belirtelim ki, biz burada özel olarak, Allah'a dünyadan el etek çektiren Deist görüşün eleştirisini ele alıyor değiliz. Verdiğimiz örnekle, zikredilen sınırlayıcı bakış açısının pratiğe yansımasını göstermek istiyoruz. Bu bakımdan biz makalemizde, hem Allah'ın tabi'atla hem de tabi'atın Allah'la ilişkisini konu edinmiş bulunmaktayız. Varlığın Allah'la ilişkisi ne derecededir? Acaba Allah evreni yaratıp onu kendi haline mi bırakmıştır? Yani evren, başı boş, sahipsiz bir yığından mı ibarettir? Şimdi Kur'an bu konuda bize ne diyor ona bakalım.

A-Tabi'at'ın Allah'la İlişkisi

Varlık sahnesinde ilâhî mesaja ve ilgiye insanoğlu mahatap olmuş olsa bile onun dışındaki varlıkların (cemâdât, hayvânât, nebâtât) da Allah'la ilişkisi şuurlu ve inkıtasızdır. Yaratıcı - yaratılmış eksenindeki bu ilişkinin müşahhas örneklerini K.Kerim'de görüyoruz. Allah (c.c.) ?öyle buyuruyor:

"Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih ederler. Hiç bir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin! Lâkin siz onların tesbihini anlamazsınız..."1

"Görmedin mi, gökte olanlar, yerdekiler, havada kanat çırpıp süzülen kuşlar, hep Allah'ı tesbih ediyorlar? Her biri duasını ve tesbihini bilmiştir. Allah'da onların bütün yaptıklarını bilicidir." Nûr, 24/41

Bir başka yerde şöyle buyrulur:

"Göklerde ve yerde olan şeyler Allah'a secde ederler."2

Ayeti kerimelerde cemâdât ve hayvanâtın Allah'ı tesbih ettiği ve O'na secde ettiği belirtilmektedir. Aslen secde (sücûd); "boyun eğme, kendini alçaltma" gibi anlamlara geldiğinden3 bunun "söz konusu varlıkların Allah'ın koyduğu fizîkî kurallara bağlı olmak ve onları aşmamak zorunda oldukları" şeklinde anlaşılması mümkün görünmektedir.4 Ancak tesbih kavramını gerek içerdiği anlam ve gerekse Kur'an'da kullanıldığı şekliyle aynı doğrultuda açıklamak mümkün görünmemektedir. Çünkü tesbih; Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etme anlamına gelmektedir. Ve Kur'an'da kavlî, fiilî ve niyet bakımından yapılan ibadetleri kapsamaktadır.5 Ve öyle anlaşılıyor ki, tesbih, varlıkların konumları itibarıyla (lisânı halleriyle) buna delâlet etmelerinden öte, onu bizzat kendi lisanlarıyla (lisânı kavlleriyle) fiilen gerçekleştirdikleri anlamını karşılamaktadır. Kur'an eşyanın dili diyebileceğimiz bu muhteşem tevhîdî ikrâra muttalî kılınan Peygamberlerden örnekler vermektedir. Ayeti Kerimede "Gerçekten biz, dağları O'nun (Dâvud'un) emrine vermiştik. Akşamleyin ve kuşluk vakti onunla tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu olarak O'nun emrine vermiştik. Her biri Allah'a yöneliyordu."6 buyurulmuştur. Yukarıda zikri geçen ayeti kerimede ise "Siz onların tesbihini anlayamazsınız" buyurularak müşahhas bir eylemin varlığına işâret edilmiştir. Bir başka yerde "Gök gürültüsü, O'na hamd ile tesbih eder." denilmektedir. Bunlar gösteriyor ki, bizim dışımızdaki varlıklar, aslında cansız ve ruhsuz bir maddeden ibâret değiller ve hepsi bizim anlamadığımız bir dille yüce Yaratıcı'yı tanımaktadırlar. Nitekim Kuran-ı Kerim'de Süleyman (a.s.)'ın Hüdhüd kuşuna tâlimatlar verdiğinden,7 karıncaların aralarında konuşmalarından ve Süleyman (a.s.)'ın da bu konuşmalara gülmesinden8 bahsedilmektedir.

Öte yandan Kur'an'a göre her bir varlık ve oluşum, kendilerini meydana getiren Yaratıcıya işâret eden anlamına gelen "ayet" niteliğindedir.9 Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde tabiatın Allah'la kulluk (ubûdiyyet) dâiresinde gâyet dinamik bir irtibâtının var olduğu anlaşılmaktadır.

B- Allah'ın Tabiatla İlişkisi

Hallâk ve Alîm ism-i şerifleri gereğince her şeyi yaratan O'dur ve O yarattığı şeylerden gâfil değildir.10 O'nun yaratması süreklidir11 ve daha bizim bilmediğimiz şeyler de yaratacaktır.12 Bu gibi ayetler tabiata her an müdâhil olan bir Allah düşüncesini ifade etmektedirler. Yine K.Kerim'in bir çok yerinde tabiat hâdiselerine değinilmekte ve bunlar bizzat Allah (c.c.)'a nispet edilmektedir. O, göğü izni olmaksızın yere düşmekten korumaktadır.13 Kuşları gök boşluğunda tutan Allah'dan başkası değildir.14 Yağmurun oluşum aşamalarının fâili ve onunla envâî çeşit bitkiler bitiren hep Allah (c.c.)'tır.15 Güneşi doğudan getiren ve batıdan batıran yine Allah'tır.16 Bütün bu gönderme yapılan ayeti kerimelerden, Kur'an'ın fizik kurallarını yok saydığı düşünülmemelidir. Zira K.Kerim bu noktada kendi üslûbunca bir din dili kullanmaktadır. Bu anlamda Kur'an bir bilim kitabı hüviyeti taşmamakta, ancak hidâyet rehberi olarak tabiattaki fizîkî sâbitelerin yaratıcısının Allah (c.c.) olduğu mesajını vermektedir. Örneğin Kur'an'a göre güneş ve ay bir yörüngede akıp gitmektedir. Ne gece gündüzü, ne de gündüz geceyi geçebilir. Yani bu durum bir fizîkî sâbitedir. Ancak bunlara ilk hareketi veren Allah olduğu gibi, hiç şaşmadan düzenlerini devam ettirmelerini sağlayan da Allah (c.c.)'tır. Yine Rahman sûresinde yıldızların ve ayın Allah'a secde etmesinden ve Allah'ın göğü yükseltip dengeye koymasından bahsedildikten hemen sonra insanlardan ölçü ve tartıya riâyet etmeleri emredilmektedir. Bu da göstermektedir ki Kur'an'ın tabiata ilişkin verdiği örnekler ilk planda hidâyet eksenlidir. Ancak hemen belirtelim ki, kâinâtın belli bir ölçü ve muvâzene üzerine yaratıldığını bildiren benzeri ayeti kerimelerden, onların fizik kurallarının varlığına ilişkin delâletler taşıdığını anlamak da mümkündür. Bu onların "kün" emri celîlinin mazharı olmalarına engel değildir.

Burada şunu ekleyelim ki, fizîkî kuralların biz insanlar açısından bağlayıcılığı söz konusu olmakla beraber Allah için aynı durum söz konusu değildir. O, dilediği zaman tabiattaki olaylara yön verebilmektedir. Bazı azgın kavimlerin (Ad, Semûd, Eyke halkı...) tabiat olaylarıyla helâkı, peygamberlere verilen mu'cizeler de bu kabildendir.

Sonuç; Kâinatın tek yaratıcısı ve idârecisi Allah (c.c.)'tır. O, bizim zâhirde salt maddeden ibaret gördüğümüz hiç bir nesneyi kendi ulûhiyyet ve kudret dâiresinin dışında bırakmamıştır. Maddeyle Zâtı arasında bizim anlayamadığımız, ama gerçekte var olduğuna inandığımız bir râbıta vardır. O'nun izni ve buyruğu olmasa varlığımızdan bahsedemeyiz. Tek ve yüce Yaratıcının şânına da zaten bu yakışır!...

Hiç şüphesiz eşyadaki bu esrarı bildirmekle Kur'an, âkıl ve îrâdi bir varlık olan insanoğlundan, tabiatın topyekün tevhidi ikrarına ortak olmasını ve Rabbi'nin kudretini anlamasını istemektedir.

Recep Orhan Özel

Dipnotlar: 1. İsrâ, 17/44 2. Nahl, 16/49 3. Râğıb el-İsfehânî, Müfredât, s. 396, (Beyrut, 1997) 4. Mevdûdî, Tefhîmü'l-Kur'an, c.3 - s.31; Muhammed Esat, Kur'an Mesajı, s.538 5. Râğıb el-İsfehânî, a.g.e s. 392 6. Sâd, 38/18-19; Enbiyâ, 21/79 7. Neml, 27/19-24 8. Neml, 27/17-18 9. İsrâ, 17/12; Yasin, 36/37; Rûm, 30/20-25 10. Mü'minûn, 23/17; 67/14; Yâsin, 36/68; Hicr, 15/86 11. Yûnus, 10/4,34; Neml, 27/64; Ankebût, 29/19-20 Rûm, 30/11,27 12. Nahl, 16/18 13. Hac, 22/65 14. Nahl, 16/79 15. Nûr, 24/43; Rûm, 30/24; Gâfir, 40/13; En'am, 6/99 16. Bakara, 2/207; En'am, 6/97; A'raf, 7/54