Rahman ve Rahîm Olan Allah'ın Adıyla...

"Ey îman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ve icabet edin..."1 buyuran yüce Allah'a (c.c) hamd-ü senâ ederek;

"Kötü zandan sakının! Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır...

Birbirinizin eksiğini görmeğe çalışmayınız!

Birbirinizin (gizli) sırlarını araştırmayınız!

Birbirinizle menfaat yarışına girmeyiniz!

Birbirinize hased etmeyiniz!

Birbirinize buğz etmeyiniz!

Birbirinize sırt çevirmeyiniz!

Ey Allah'ın kulları; kardeş olunuz!..."2 buyuran Peygamberimiz Efendimiz (s.a.)'e, Âl ve Ashabına (r.a) Etbâına Sâlât ve Selâm ederek yazıya başlamak istiyorum.

Sahabe... Ashab... Sahabe-i Kirâm (r.a)...

Vahşetten medeniyete, zulmetten nura, karanlıktan aydınlığa, işkenceden ikrama nasıl geçildiğini gören, görüp de yaşayan; böylesine onurlu bir geçitte Peygamberimiz Efendimiz (s.a.)'in etrafında kenetlenen, pervane olan insanlar Sahabe-i Kirâm...

İşte onlardan motifler derlemek için, Sahabe-i Kirâm'ın anlatıldığı kitaplar bahçesine girdiğimiz zaman, o kitapların, gönül diliyle şöyle söylediklerini duyarız; "Bu bahçe, bir başka bahçedir. Bu gülistanda her taraf bülbüldür. Bu güller etrafında nice bülbül yanık mersiyeler dizmiştir! "En güzel çiçek benim! En güzel ben kokarım! En uzun ömürlü benim!" gibi "ben"li konuşanların bahçesi değildir bu!" "En güzel çiçek odur! En güzel o kokar! En uzun ömürlü odur! O benden üstündür! O can Rasûlüllah âşığıdır! diyen bir bahçe... Gülistan... Bülbülistan...

İslâm kültür dünyasında Sahabe-i Kiramın anlatıldığı bir kitaplar bahçesi var. Biz burada bu bahçeye girip, oradan onların dünyasından çiçekler derleyerek, buket halinde sunmak istedik. Fakat hiçbir çiçeği alamadık. Hiç birini diğerinden ayıramadık. Hepsi birbirinden güzeldi. Hepsi alımlıydı... Birini alsak, diğeri boyun büküyordu. Onu alsak bir başkası boyun büküyordu. Aralarında bir tercih yapamadık. Onların aydınlık hayatlarından, aydın örnekler verecektik. Ama birinden versek; öbüründen utandık. Ondan versek; bir diğerinden utandık. Çiçeklerin hepsi güzeldi. Alımlıydı... Kucaklamak istedik, kollarımız kısa geldi. Gönlümüze almak istedik; gönlümüz küçük geldi. Çaresiz kaldık ve o canların hoşgörülerine sığınarak sadece kısa bir genelleme ile yetinmek amacıyla, üç beş kuru yaprak alarak çıktık gülistandan... İşte huzurunuza o kuru yapraklarla gelebildik ancak...

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.)'in buyruğu ile başlayalım;

"Sizden biriniz, Ben ona, anne-babasından; çoluk-çocuğundan; bütün insanlardan; malından-mülkünden ve hatta canından daha sevgili olmadıkça, o (kişi) kâmil mü'min olamaz; îmanı kemale eremez!"3

Şimdi her birimiz iç dünyamızda ciddi bir hesaplaşmaya girelim. Belki birbirimize karşı samimi olamıyoruz, ama kendi içimizde, kendimize karşı samimi oluruz. Allah aşkına, gerçekten biz, Peygamberimiz Efendimizi herşeyden çok, herşeyin üstünde seviyor muyuz? Eğer yüreğimizin bir yerindeki bir kıpırtı "Evet, ben peygamberimi her şeyimin üzerinde seviyorum! diyorsa bu îmanın kemalidir. Ama sevgi ispat ister. Seven adam, sevdiğine can atar. Onunla buluşmak için, onun için her şeyini feda eder. Her fedakârlığı göze alır. Buluşma yollarını arar. Eğer gerçekten seviyorsa yolunu bulup buluşmayı da gerçekleştirir. Buluşup bilişince, birleşip birliktelik oluşturur. Artık her işine o yansır. Onu kuşanıp bütün hayatını onunla geçirir. Onu örnek ve önder edinir...

Sahabe-i Kirâm, o aydınlık adamlar; "Annem-babam, her şeyin sana feda olsun yâ Rasûlallah!" diyerek, canlarını seve seve feda ediyorlardı... O cana, can atıyorlardı... O'nun için yanıp tutuşuyorlardı. Bizim gibi sadece kuru kuruya konuşmuyorlardı, bizler gibi sadece şiirler yazmıyorlardı! Yüreklerinin yakıtını alev alev yakıyorlardı...

Peygamberimiz Efendimizi sevmek; annemizden-babamızdan; çoluk-çocuğumuzdan; malımızdan-mülkümüzden, hatta canımızdan da çok sevmek! Her şeyin başına O'nu koymak. O'nsuz yaşayamamak, O'nsuz yiyip-içememek, O'nsuz düşünememek, O'nsuz olamamak!

Peygamberimiz Efendimiz, ashabıyla oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir ara gözlerini ufuklara dikip "Kardeşlerim!" buyurdular. Sahabe-i Kiram Efendilerimiz sevindiler. "Kardeşlerin biziz, değil mi ey Allah'ın Rasûlü?" "Hayır!" buyurdular. "Siz ashabımsınız (yani arkadaşlarım)!" "Peki kardeşleriniz kimdir ey Allah'ın Rasûlü?" diye merakla sorunca, Efendimiz şöyle cevap verdiler; "Benim kardeşlerim, beni görmedikleri halde, bana inanıp, yolumu yol edinenlerdir!"4 O'nun kardeşleri olmak gibi bir izzet varken, hala zillet içinde sürünmek niye!..

Seven sevdiği ile olur. O'nunla olmak için can atar. Seven; arzular, ister. Seven, sevdiği için her fedakârlığı göze alır. Sevmek istiyoruz biz de. O'nunla olmak istiyoruz. Birliktelik oluşturmak, O'ndan bir parçacık olsun istiyoruz hayatımızda. O cana, can atmak istiyoruz. O'nda, O'ndan olmak istiyoruz.

Birbirimize katlanmak değil; birbirimizi sevmek zorundayız. Bir insanın birine katlanması ayrıdır, onu sevmesi ayrı. Sevdiğimiz zaman ona canatarız. Onunla olmak her şeyimizin başında gelir. Sevmediğimiz zaman; şartlar bizi onunla bir araya getirdiğinde, mecburen ona katlanmak zorunda kalırız. Şu soruyu herbirimiz kendimize sormalıyız; "Biz Peygamberimiz Efendimiz ve Ashabına katlanıyor muyuz, yoksa onları sevip, can atarak benimsiyor muyuz?" Cevabımız "Sevip benimsiyorum!" şeklinde ise, bunu da hayatımıza yansıtmamız gerekir.

Onların hayatlarından örnekler sunup, sadece anlatmak için değil; hayatımıza geçirmek için, yaşamak için, konuşmak için değil; onları onlarla kuşanıp yaşamak için, îmanımızın gereği olarak, onları sevecek vesileler aramak için çaba göstermeliyiz...

İnanan insan inandığı şeyi önce öğrenir, sonra da hayatına geçirir. Çünkü hayatına geçirdiği şeye inanır... Hayatına geçirmediği şeye inandığını iddia etmesi nifak alametidir. İnanıyorsa yaşar, yapar. İşin özü budur. Onlar böyleydi çünkü...

Biz Peygamberimiz ve Ashabını anan, anlatan, dinleyen, rol yapan aktör olamayız. Rol yapmak değil işimiz, onları onlarla yaşamak arayışındayız. Biz müslümanız. Biz, o cana, canatmak gibi bir mükellefiyetin bilinci içinde olmalıyız. "Çok okudum, öğrendim" değil; "İyi hazırlandım, güzel anlattım" değil; "Dikkatli dinledim, iyi anladım" değil bizden istenen. Hayatımıza ne kadar geçirdik? Bizde o canlardan ne var?

Biri sorsa bize; "Zeyd b. Desine dendiği zaman ne anlıyorsun?" veya "Hubeyb b. Adiy kimdir?" dese ne cevap veririz? "Halid b. Said diye birini tanıyor musun?" veya "İkrime diye birini duydun mu?" ya da "Ümmü Hakim sana neyi çağrıştırıyor?" diye sorsa; "Hind, Safiye, Zeyneb, Ümmü Seleme, Rukiye, Fatıma, Ümmü Gülsüm, Atîke, .... kimdir" dese; "Mus'ab, Mikdad, Cafer, Vahşi, Üseyd, Zübeyr, Abdurrahman, Es'ad, Zeyd, Üsame, ... hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?" diye sorsa, verecek bir cevabımız var mı acaba? "Habbab dendiği zaman neler hissediyorsun" veya bir başkası dese ki; "Hz. Sümeyye dendiği zaman içine bir şeyler oluyor mu, oluyorsa ne oluyor" diye sorsa ne cevap veririz acaba? Bu ve benzeri binlerce isim bize neyi, nasıl ve ne kadar çağrıştırıyor. Hangisini ne kadar tanıyoruz?

Seven birinin yanında, sevdiği anıldığı zaman, yüreği kıpır kıpır eder. Birinin birini sevmesi için, onu tanıması lazım. Hiç kimse tanımadığı birini sevemez. İşte bu isimler de anıldığı zaman, içimizde bir şeyler kaynaşmıyorsa, onları sevmiyoruz, dolayısıyla da tanımıyoruz demektir. Tanısaydık severdik çünkü... Bir insan tanımadığı birini nasıl sever? Sevdiğimizi iddia etmek ayrıdır, gerçek anlamda sevmek ayrı!

Sadece okumak, bilmek yetmiyor. Allah ve Rasûlü bizden çok kültürlü olmamızı istemiyor; bilakis yaşamamızı istiyor. Amaç kuru bilgi değil; ameldir, bilginin hayatımıza yansımasıdır. Yaşanmayan değerler yok olmaya mahkûmdur çünkü.. Baykuşun "ben bülbülüm!" demesi gibi olur bu... Karganın kendini serçe gibi göstermesine benzer...

Âhiret var, hesap-kitap var!

Şu dünyada yaşamak için birbirimizin kuyusunu kazdığımız kadar, âhireti kazanmak için biraz da nefsimizin kuyusunu kazsak olmaz mı? Nefsimizin kuyusunu!... Biraz daha insan olsak, biraz daha yürekli olsak. Sevsek onları, tutunsak eteklerinden. Gitsek peşleri sıra... İzlerinden yürüsek...

Ahh!.. Ah o zaman herşey, gerçek anlamını kazanmış olacak.

Onlarla ilgili çok şey öğrendik belki ama, bu bilgilerimiz, hayatlarımıza yansımadığı için bir şey ifade etmedi. Bakınız, Sahabe Peygamberimiz Efendimize; "İnandım" dediği zaman ilk yaptığı şey neydi? Öncelikle ve özellikle "Allah bana ne göndermiş? Neyi emretmiş, neyi yasaklamış?" diyerek Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmekti. Yani her şeyin başına Kur'ân-ı alırdı. Şimdi, alınmayalım ama, bizler Kur'ân-ı sürekli en sona bıraktık! Hayatımıza yansıtmadığımız Kur'ân... Sadece inandığımızı iddia ettiğimiz; çoğumuzun yüzünden bile okuyamadığımız Kur'ân! Namaz kılan müslümanın bile nedense hâlâ öğrenip okuma gereği duymadığı Kur'ân! Kur'ân-a sırayı getirememişiz hâlâ. Çok kitap okumuşuz ama, Kur'ân-ı öğrenip okuyamamışız. Herşeyin önüne alınması gereken Kur'ân-ı Kerîm'e sırayı getirememişiz hâlâ! Oysa Sahabenin, ilk öğrenip, hayatına geçirdiği şey Kur'ân idi Kur'ân ile insan olup, Peygamberimiz Efendimiz ile de Sahabe oldular onlar. Sahabe, inandım dediği şeyi, inandım dediği şeyden öğrenirdi...

Sahabe...

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.)'i gören, O'na inanan, o îman ile ölen, O'na gönül veren, O'nu kendisine örnek ve önder edinen gönül erleri.

Sahabe...

Allah Teâlâ'nın devamlı olarak içlerini ve dışlarını denetlediği hissi içinde yaşayan ihsan derecesinin zirvelerinde cevelan eden, "Allah, sizin, açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir!..."5 âyetini hayatlarında gösteren seçkin insanlar...

Sahabe...

İster içlerinden (gizli), ister dışlarından (açık) birbirlerine karşı sürekli iyi şeyler düşünen; başkalarını doyurup kendileri aç kalan; kendinden çok, müslüman kardeşini düşünen, aydınlık adamlar...

Sahabe...

Allah ve Resûlü'ne her hal-ü kârda itaat eden; Kur'ân ve Sünnet'i baş tacı edinen güzide insanlar... O güzide insanlara baktığımız zaman öncelik ve özellikle şunu görürüz. "İnandım" dedikleri zaman, yani İslâm'a girdiklerinde, inanmadan önce, yani İslâm gelmeden önce ne kadar sosyal hayatı varsa, çalışma hayatı varsa, İslâm'a girip müslüman olur olmaz her biri kendi durumlarına göre yemin edip, Efendimize şöyle söz veriyorlardı; "Şimdiye kadar ne yapmışsam, şimdiden sonra İslâm için onun iki mislini yapacağım!"6

Sahabenin hayatlarıyla ilgili araştırmaya girip, o alandaki kaynaklara inerek, ciddi bir şekilde incelediğimiz zaman, hangi örneği vereceğimizi bilemiyor, seçim yapmakta utanıyoruz... Niçin mi? Önümüze kale gibi bir âyet dikiliyor; "Ey îman edenler! Yapmadığınız şeyi niye söylüyorsunuz?"7 Bakıyoruz ki, her bir sahabenin, hem dünya ve hem de âhirete yönelik, oldukça yoğun bir dünyası var. Bol laf üretip, boş gezmemişler. Boş vakit diye bir kavram yok hayatlarında. Bizler yapmamız gereken çalışmaları boşadığımız / boşladığımız için, boş vakit kavramını ürettik. İşini boşayan adamın vakti boş olur! Müslümanın boş vakti olur mu Allah aşkına? Oysa Sahabenin her biri, o kadar çok iş yapmışlar ki, bugün biz onları anlatmaya bile güç yetiremiyoruz.

Hayatın merkezinde sevgiyi buluyoruz, muhabbeti buluyoruz, aşkı buluyoruz... Bunun da özü îmandır tabi. Îmanın da merkezinde her şeyden önce Allah ve Resûlü var. Kur'ân ve sünnet var. İnanmak ve yaşamak, yani inanıp öğrenerek uygulamak.. İşin özü budur. Îman ve amel...

Müslüman, Peygmaberimiz Efendimizin ashabına asla dil uzatmaz. Onlar hakkında ileri geri konuşmaz, konuşmamalı, konuşturmamalı... Çünkü Efendimiz şöyle buyuruyor;

"Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın)! Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd'e,8 hatta yarım müdd'e (bile) bedel olmaz!"9

"Ashabım sıradan insanlar değildir!... Allah nazarında dereceleri, makamları vardır. Cenâb-ı Hakk, bir ikram ve taltif olarak, onları, kıyamet günü, öldükleri yerin ahalisine bir nur ve hidayet vesilesi ve cennete gitmelerine rehber kılacaktır!"10

İşte Efendiler Efendisinden müthiş bir ferman daha;

"Ben, Rabbimden ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti; "Ey Muhammed (s.a.)! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nur vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir." "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, hidayeti bulursunuz!"11

Bilmek durumundayız, öğrenmek durumundayız. Sevmek durumundayız. O canlara, can atmak durumundayız. Onlar bizden birer parça olmalıdır. Hısım-akrabamızdan daha iyi tanımalıyız onları. Onları bulan, her şeyi bulmuştur. Onları bulamayan, neyi bulmuştur?

Kimi dosta varır, dosta bend olur; kimi nefse uyar, kahrolur gider.

Kimi Efendilerimizi uzaktan tanır; kimi yaklaşır da, kör olur gider...12

Yazımızın son ifadeleri, Peygamber ve Sahabe sevdalısından;

Müjdecim, kurtarıcım, efendim, Peygamberim;

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!..13

Sen, insan ve toplum, sende temel ve bina;

Ne getirdin, götürdün, bildirdinse âmenna!14


Adem Saraç

DİPNOTLAR:1. Enfal(8) 24; ve bkz: Nisa (4) 13, 14, 59, 69, 80; Mâide (5) 92; Enfâl (8) 20, 24, 46; Nûr (24) 52, 54; Ahzâb(33) 36, 71; Muhammed (s.a.v.) (47) 33; Fetih (48) 17; Hucûrât (49) 14; Haşr (59) 4; Teğabûn (64). 2. Müslim, Sahih, Birr, 28 3. Buhari, Sahih Tefsiru'l-Kur'ân, 65/33,1. 4. Feyzu'l-Kadîr, c.2, s.149. 5. Nûr (24) 29. 6. İbn Hacer, El-İsabe Fi Temyizi's-Sahabe, Biyografi no: 5640; İbn Abdülberr, İstiab, c. 3, s. 1082; İbn Esir, Üsdülğabe Fi Ma'rifet-i Sahabe, c. 4, s. 73. İbn İshak, İbn Hişam,Sîre, c. 4, s. 61; vd. 7. Sâf (61) 2. 8. Müdd: iki avuçluk bir miktar; 3.2 gr. 9. Müslim, Sahih, Fezâilü's-Sahabe, 221 (2540). 10. Tirmizi, Sünen, Menâkıb, 3864 11. Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi'u'us-Sağîr'de Suyutî kaydeder. (Feyzu'l-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbni Abdi'l-berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir (2, 91). 12. Ahmed Bayer, Gönül Bahçesi, s. 45 (Şirin asıl sahibi kaydedilmemiş). 13. Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s.81. 14. N.F.K., a.g.e., 79