Kuru bir sonbahar esintisinde iç ısıtan gülücüklerle gelmiştiniz bu yuvaya; çocuklar gibiydiniz, ne de hoş gelmiştiniz… Kirazlar çiçeğe durdu, gün karardı ve siz… Gidiyorsunuz…



Kalmak daha zorsa gitmekten, gidiniz… Gitmek daha zorsa eğer, ne olur durunuz! Bir şeyler söyleyiniz… Belki de son sözlerimiz olacak bunlar birbirimize, belki de görüşmek kabil değil gerçek bahardan önce… Kim bilir, yıkar mı bir kez daha ruhlarımızı aynı şehrin yağmurları? Hal böyleyken, nereye gidiyorsunuz?



Ne olur durunuz! Bir şeyler söyleyiniz…



Çabuk, pek çabuk söyleyiniz. Bu otobüs de kaçarsa bir şeyler söylenmeden, menzil-i maksuda huzursuz varacaksınız, biliniz… Son kelimeler sarf edilmeden temennasız, garazsız, ivazsız; gitmek de ne oluyormuş böyle vedasız, eyvALLAHsız…



Ne olur durunuz! Bir şeyler söyleyiniz…



Her şeyi, ama her şeyi söyleyiniz. Eksik kalırsa yüreklerinizdekiler, kırık kalpler durağında bekler dururuz bir ömür muttasıl…



Aziz kardeşim, konuşacaksın bugün, tasalanma. Dinleyeceğim seni gittiği yere kadar; ancak söz bende iken müsaadenle bir şeyler söyleyeyim… Dilim bîzarsa da kalbimi tercümeden, bırak da dökeyim içimi lafı eğip bükmeden…



Dürüst ol her şeyden önce, adam ol yani eskilerin dilince; önce adam ol, sonra ol da ol!



Öl gerekirse uğruna, uğruna ölünecek ne varsa; ama önce adam ol, sonra öl de öl!



İnançlı ol, hırslı ol; gerekirse ısrarcı, gerekirse inatçı; kimi zaman yumuşak, ama her an kararlı…



Çabuk ol sonra muhterem, çabuk; ‘çamur yumuşak ve ıslak çabuuuk, çabuk olalım; durmadan dönen çark şekil vermekte ona…’



Ne vaktimiz kaldı yeniden öğrenmeye, ne de kervanın mecali kaldı bizi beklemeye. Dönmüşken yüzümüzü aydınlık geleceğe, lüksümüz yok arkeolojik kazılarla zaman kaybetmeye…



Sağlam bir kök edin kendine; öyle bir kök olsun ki bu, Kitap’tan beslensin, Sünnet’ten beslensin; furûâta takılma, furûât eşittir teferruât… Teferruâtta vakit geçirenlerle işimiz olmamalı. Unutma ki nekre kafalar olaylara takılmaz, sebeplerle uğraşır; şahısları boş verip, hikmete yoğunlaşır.



Öğrenmeyi sev sonra; her lahza, her saniye… Öğrenmek gerekirse karıncayı üstat bil. Dinlenmeksizin yazın bilgi biriktir dostum, uzun kış geceleri, bilgilerin pekiştir. Donanımlı olmazsan kırarlar, incitirler; kırılır, incinirsen ya çözülür bitersin, ya eriyip gidersin.



Sevmeyi de unutma! Unutma ki sevmeyi bilmeyenler, sevgiyi tadamazlar; merhamet etmeyenler, merhamet olunmazlar. Ülkemizin harcında Yunus’un sevgisi var, Peygamber sıfatında sevginin kendisi var.



Affedici olmaya söz vermemiş miydik aziz kardeş? Affetmek büyüklüğün şanındandır. Küçüklük sende eğreti duruyor, çıkar at üzerinden. İnsanlar kucaklarını açmış koşuyorlarken sana, çözsen a boynuna bağladığın ellerini!



Hedef belirle mutlak, hem de büyük hedefler. Hedefler seyretmek için değil, varılmak için vardır. Ne hedefini seyret, ne de senin hedefine senden önce varanları. Maraton uzun ve meşakkatli, tabanların bu yolda yük çekmeye hazır mı?



Hatırlıyor musun dünkü dersi? Hani Ebu Said el-Hudrî’nin en değerli insan evladından dinlediği şu sözü? “Hanginiz bir münkere şahit olursa onu evvela eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle tağyir etsin; buna da imkân bulamıyorsa kalbiyle ona buğz etsin ki, bu da imanın en zayıf kısmıdır.” Demek ki tepkisiz kalmak yok çirkinliğe. Hiç olmazsa susmak yok, lisanen ya da kalben. Yoksa şair haklı mı?



“Koyun gibisin kardeşim,



gocuklu celep kaldırınca sopasını



sürüye katılıverirsin hemen



ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.



Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,



hani şu derya içre olup



deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.



Ve bu dünyada, bu zulüm



senin sayende.



Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer



ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak



kabahat senin,



- demeğe de dilim varmıyor ama -



kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”



İyi ama canım kardeşim, sadece bu kadar mı? Güzellikleri de yaşatmak lazım değil mi? Güzellikleri çoğaltıp büyütmeyenlerin münkeri seyredenlerden farkı ne? Güzellikler yaşatılmazsa her yanımız çirkinlik bağlamaz mı? Güzel insanları küstürür, güzel işleri unutturursak, bir daha dönmeyebilirler. Bundan sonra söz, ben de en az senin kadar güzellikleri yaşatacağım.



Gereğinden fazla şeyi fark etme; çünkü bu durum, esas fark etmen gereken görüntüyü kaybettirebilir. Görüntüyü kaybedersek eğer, neye karşı mücadele ederiz? O zaman neyi bilmen gerekiyorsa onu bil; ama lütfen onu iyi bil.



Sen de farkındasın, etraf, kendisine kapılmamızı bekleyen yanlışlar, kölesi olmamızı isteyen arzular, rahatlığına gark olmamızı gözleyen boş vakitlerle dolu. Şimdi, sırf onlar orada öylece bizi bekliyorlar diye, onları kırmayalım mı?



Hani nasıl derler, ‘kendine iyi bak dostum!’ Lütfen sen de kendine iyi bak, hem de çok iyi; çünkü sen bize lazımsın, hem de çok lazımsın…



Mücadeleyi yarıda bırakıp gitmek tabiî ki ayıp; ya mücadeleye başlayacak kadar nefesi olmayanlarımıza ne demeli? Bir nefes al azizim, deriiin bir nefes; nefesler çoğalırsa, bir de heves olursa, yokuşlar bizden korksun.



Bak şu geçenler çıktığımız yolu tamamlayanlardır. Duyuyor musun, Malcolm-X haykırıyor; ‘Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!’; Mevdûdî hak veriyor başını sallayarak. Akif’in yüzü asık, nedense konuşmuyor; İkbâl bir umman gibi, gözünden yaş döküyor. Şu musalli Gazzâlî, rükûdaki Râzî’dir. Aksayan Zemahşerî, köse olan Sekkâkî; uzun boylusu Muâz, çelimsiz İbn Mes’ûd… Elinde sigara olan da kim? Hamdi Yazır değil mi? Ya şu ağlayan derviş? Bağdat mıdır yoksa Bağdatlı Cüneyd mi? Ah Bağdat, biliyorum sen de bu çocuklara çok ümit bağladın; bence de yetti artık bunca zaman ağladın…



Şu toz bulutu n’ola? Halid mi geliyor ne? Aslan avcısı Hamza göremedim nerede? Herkes toparlanıyor, sessizlik çöktü tamam; binlerce Âdemoğlu sanki taş oldu o dem. Gökyüzü güle kesti, gül yağıyor her yandan; siyah sarığı ile Muhammed çıktı birden… Muhammed; Kasım’ın babası, Hatice’nin baş tacı, Aişe’nin ilk ve son göz ağrısı, ALLAH’ın sevgilisi… Anam babam sana feda olsun! Adını ansam gül kokunu alırım; seni al güller gibi sarmalar kucaklarım… Medine’nin fukarası gibi ‘Eyne vechu Arabiyyin kerîmin yunkizunî mine’l-hevân’ der, peşin sıra ağlarım… ‘Efendim, müjdecim, kılavuzum peygamberim; sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim…’



…



…



Onlar, bir sonbahar esintisinde gelmiş, kirazlar çiçek açtığında gitmişlerdi. Oldular, gerekirse öldüler; işleri aceleydi, pek çabuk davrandılar. Ölene kadar öğrendi, ölene kadar sevdiler. Hedefler belirleyip on ikiden vurdular. Çok engeller gördüler, ama hiç dönmediler. Vazifesini yapmış insanlara özgü yorgun, dingin tebessümleriyle el bağlayıp divana durdular. Hesapları görüldü, cennete yollandılar…



Fethi Ahmet Polat