Merhaba sevgili dostlarım...



Geçen yazımızda azıcık nostalji takılmış, cumhuriyetin onuncu yılı münasebetiyle devletin yayınladığı bir kitaptan söz etmiştik...



Kaldığımız yerden devam etmeye ne dersiniz?



Meselâ, işe, Yalvaç Alemdar Okulu’ndan 84 numaralı Osman Özyurt’un yazdıklarına bir göz atarak başlayabiliriz bugün...



Şöyle diyor:


“Ben Atatürk’ün çocuğu, yurdun ve ulusun kuluyum. Ata’nın bana emanet ettiği cumhuriyeti canımdan çok sevmeye; onu korumak için icabında canımı vermeye söz veriyorum.”



Çocuk ne yapsın, kendisine öğretileni tekrarlıyor...



Aynı yıllarda Ankara Ticaret Lisesi öğrencilerinden Behire ise, hayalindeki Türkiye’yi şöyle anlatıyor:



“Geleceği düşünüyorum: Gözümün önüne zenginleşecek güzel yurdum geliyor. Cennet gibi ovalar, şen, mesut yuvalar, parlak mavi göğünü fabrika dumanlarından bulutlar kaplamış şehirler (çocuğun çevre kirlenmesinden henüz haberi yok sanırım) geliyor.”



Cennet ovaların gecekondularla doldu çocuğum (yaşıyorsa görmüştür ve kim bilir nasıl pişman olmuştur), “şehirlerin parlak mavi göğü”nü hava kirlenmesi sardı, bunun dışında, ülkede iyi adına ne yapıldıysa, senin çok sevdiğin tek parti kalıntıları tarafından değil, imanlı başbakanlar zamanında yapıldı...



İmanı olanın amacı da olur!



Çocukluk yıllarımı hatırlıyorum. Altı delik lastiklerin içinde sırılsıklam üşüyen ayacıklarımı okulun basamaklarına vura vura “Cumhuriyet/ Hürriyet” kafiyeli şiirler okurdum. Yok, okumaz, bas bas bağırırdım...



Her defasında da kocaman bir “aferin” alırdım, Başöğretmenimden.



Sonra şiirlerde anlatılan Türkiye ile gerçek Türkiye arasında hiçbir bağ bulunmadığını fark ettim...



Yıkıldım...



Kandırıldığımı, fena halde aldatıldığımı hazin hazin düşünmeye başladım.



Bir gün her şeyi göze alarak Başöğretmenime sordum bunu: “Türkiye zengin mi?”



“Zengin” diyemedi. “Değil” de diyemedi. Rengi atmış buruşuk kravatının düğümüyle oynayarak, “olacak” dedi.



O gün bugündür Türkiye’nin zenginleşmesini, “çağdaş uygarlık” düzeyinin üzerine çıkmasını, gerektiğinde cihana kafa tutmasını bekliyorum (olduğu kadarı da aydının düşmanlık ettiği iktidarlar döneminde oldu)...



O gün bugündür devletin milletiyle barışmasını, devletin vatandaşına değer vermesini, ilim üretmesini, sanat ihraç etmesini, düşünen kafaları damgalamadan sahiplenmesini bekliyorum.



Yaldızlı rüyalarımız vardı, çocukluğumuzda. Dünyanın en büyük devleti olduğumuzu düşlerdik. Daha doğrusu ders kitapları öyle anlatır, biz de öyle inanırdık. O inançtan kaynaklanan büyük hedeflerimiz de vardı.



Büyüdükçe rüyadan uyandık. Hedef olarak gösterilenlerin yalan ile yanlışa alabildiğine hayal katılarak oluşturulduğunu keşfettik...



Hayal dünyamız başımıza çöktü...



Kendi içimize yıkıldık!



Hayali hedefler yıkılınca, ürktük; kendimize gerçek hedefler de belirleyemedik.



O gün bugündür, fert olarak şöyle-böyle, ama toplum olarak hedefsiz yaşamaya mahkûmuz!





Yavuz Bahadıroğlu