Eshâb-ı kiramın meşhûrlarından. Resûlullah efendimizin amcası Abbâs’ın oğlu olup, tefsir, hadîs, fıkıh ve diğer ilimlerde mütehassıs idi. İsmi, Abdullah bin Abbâs bin Abdülmuttalib bin Hâşim bin Abd-i Menâf el-Kureşî el-Hâşimî’dir. Annesi Lübâbe binti Haris Hilâliyye, Hâlid bin Velîd’in teyzesi olup ilk müslüman olanlardandır. Babası hazret-i Abbâs, önceden müslüman olduğu hâlde gizli tutup, Mekke’nin fethinde açıklamıştır.
Abdullah bin Abbâs, hicretten birkaç sene önce Mekke’de doğdu. Doğduğunda, babası onu Resûl-i ekreme götürdü. Peygamber efendimiz onu kucağına alıp, mübarek ağzına aldığı bir hurmayı damağına sürdü ve; “Allah’ım! Onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret” diyerek dua etti. Bu dua bereketiyle, ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken, Resûl-i ekrem efendimizin yânına giderdi. Teyzesi Meymûne binti Haris (radıyallahü anhâ) Resûlullah’ın zevcesi idi. Bu sebeple pek çok defa Peygamberimizin evine gidip gelmiş, bâzı geceler orada kalmıştır. Resûlullah’ın abdest suyunu hazırlar, birlikte namaz kılarlardı. Abdest almayı, namaz kılmayı, Resûlullah’dan görerek öğrendi. Devamlı hizmeti sebebiyle, Resûlullah’ın çok dua ve iltifatına kavuştu. Bir defasında Peygamber efendimiz, mübarek elini Abdullah ibni Abbâs’ın başına koyarak şöyle dua etti: “Yâ Rabbî! Bütün ilim ve hikmeti, bu başa ver. Onları te’vil ve tefsir edebilsin.” Bir başka gün de mübarek elini göğsü üzerine koyup; “Allah’ım! İnsanoğluna ihsan ettiğin her ilim ve her hikmet, bu güzel göğüste toplansın”buyurmuştur.
Peygamberimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra, Abdullah ibni Abbâs ailesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kaldı. Mekke’nin fethinden önce Medine’ye hicret etti. Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu. Aklı, zekâsı, çabuk kavrayışlılığı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu. Peygamber efendimiz zamanında, Kur’ân-ı kerîmin bir kısmını ezberlemişti. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem vefat ettiği sırada, İbn-i Abbâs onüç veya ondört yaşında bulunuyordu. Bundan sonra Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberledi. Übey bin Ka’b ve Zeyd bin Sâbit’e de (radıyallahü anhümâ) ezberini arzedip, dinletti. Yine bu sırada Eshâb-ı kiramın büyüklerinin meclisinde bulundu. Hazret-i Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, onun, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem aldığı ilme, feyze ve marifetlere kavuştu. Abdullah bin Abbâs, Hulefâ-i râşidîn (radıyallahü anhüm) devrinde fetvalar verdi.
Hazret-i Osman devrinde yapılan Afrikiyye (Tunus) seferine katıldı. Bu seferde, islâm ordusu adına kendisine elçilik vazifesi verildi. Afrikiyye’de hükümdarlık eden Cercis ile görüştü. Cercis ve adamları onun aklını, zekâsını, fikrî kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardı. Hattâ onların; “Bu, Arabların mütebahhir (en derin) âlimidir” dedikleri vâriddir. Dönüşlerinde hazret-i Osman’ın emriyle, onun yerine hac emirliği yaptı. Bu vazifeden döndüğü zaman, Osman (radıyallahü anh) şehîd edilmişti. Hazret-i Ali’nin halifeliği sırasında, Basra valiliğinde bulundu.
Sıffin’de hazret-i Ali’nin kumandanlarından olup, onun şehâdetinden önce istifa ederek, Medîne-i münevvere, Mekke ve sonra da Taife gidip, vefatına kadar burada kaldı. Abbasî halîfeleri onun soyundandır.
Abdullah ibni Abbâs (radıyallahü anh), Eshâb-ı kiram arasında ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır. Übey bin Ka’b onun hakkında; “O, bu ümmetin hıbridir yâni âlimidir. Ona akıl ve anlayış verilmiştir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, onun dinde fakîh olması için dua etmiştir” buyurdu.
Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anh), Muhacir ve Ensâr-ı kiramdan bir çoklarıyla görüşür, onlara Resûlullah’ın gazaları ve inzal olan sûreler hakkında suâller sorardı. İlminin çokluğu sebebiyle kendisine lakab olarak Bahr-ül-ilm yâni ilim deryası denildi.
Çalışmaları, son derece muntazam ve belli bir plân dâhilinde idi. Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riâyet ederdi.
Dörd büyük halîfe ve diğer Eshâb-ı kiramdan çok iltifat gördü. Bu iltifatlar karşısında asla hâlini değiştirmedi. Tevâzûdan hiç ayrılmadı. Çok methedildiği zaman; “Bana bu nîmeti ihsan eden Allahü teâlâdır. Çünkü, Resûlullah benim için dua etti” derdi. Abdullah ibni Abbâs, bilhassa Kur’ân-ı kerîmin tefsîri ve âyet-i kerîmelerin izahında yüksek bir ilme sahipti. Bu vasfından dolayı Tercümân-ül-Kur’ân denilmiştir. Hazret-i Ömer, onu ilim meclisinde bulundurur ve dâima ilme teşvik ederdi. Yaşının küçüklüğüne rağmen İbn-i Abbâs’a hürmet eder, onunla istişarede bulunur, ilim ve irfanını takdir ve tebrik ederdi.
Abdullah bin Abbâs, hazret-i Ömer’in kendisini üstün tutup, meclisinde bulundurması hakkında şöyle demektedir: “Ömer (radıyallahü anh), beni, Bedr harbine katılan Eshâb-ı Bedr’in meclisinde bulundururdu. Onlardan bâzıları hazret-i Ömer’e; “Niçin bu genci yanında bulunduruyorsun?” diye suâl ettiklerinde; “Bu sizin bildiklerinizden değil” buyururdu.”
Ata (rahmetullahi aleyh); “İbn-i Abbâs’ın ilim meclisinden daha üstün ve daha faydalı bir meclis görmedim. Âlimler, sâlinler, şâirler onun meclisine devam ederler, her biri ilme dolmuş ve doymuş olarak huzurundan ayrılırlardı” buyurdu.
Hazret-i Muâviye, İbn-i Abbâs hakkında; “Ölü veya diri herkes, onun ilmine muhtaçtır” buyurmuştur.
İkrime (rahmetullahi aleyh); “En zor mes’eleleri hâlleden, hazret-i Ali; Kur’ân-ı kerîmi de en iyi bilen İbn-i Abbâs’dı” buyurdu.
Eshâb-ı kiramın meşhûrlarından Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) vefat ettiğinde, Zeyd bin Sabit (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: “Bu ümmetin hibri yâni âlimi vefat etti. Ümîd ederiz ki, Allahü teâlâ ona İbn-i Abbâs’ı halef kılar”
Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), kendisine mühim bir mes’ele soruldukta; “Bunu, İbn-i Abbâs’a sorunuz. Çünkü o, Resûlullah’a inzal buyrulanı, hayatta bulunanların en iyi bilenidir”, başka bir defasında da; “İbn-i Abbâs, bizim en âlimimizdir” buyurdu.
Abdullah bin Amr bin As da, İbn-i Abbâs’ı medh ü sena ederek; “Sünneti ve Kur’ân-ı kerîmdeki âyet-i kerîmelerin ihtiva ettiği hükümlerin inceliklerini, en iyi bilenimizdir” dedi. Hazret-i Aişe ve Ümmü Seleme (radıyallahü anhâ) validemiz de İbn-i Abbâs’ı övdüler.
Ebü’l-Hasen Medâyinî onun hakkında; “İbn-i Abbâs Basra’ya geldiği zaman, Arablar içinde; vakar, ilim, giyim, kemâl ve güzellik bakımından ondan üstünü yoktu” demektedir.
İbn-i Abbâs, fıkıh ilminin mühim bir bölümü olan ferâiz ilminde (ölüden kalan malın nasıl dağıtılacağını gösteren ilim) çok mahirdi. Mu’âz bin Cebel, Zeyd bin Sabit ve Abdullah bin Mes’ûd (radıyallahü anhüm), İbn-i Abbas’ın bu ilimde pek ileri olduğunu bildirmişlerdir. Ubeydullah bin Abdullah, onun, ferâiz ilminde seçkin bir zât olduğunu haber verdi.
Evzâî; “İbn-i Abbâs (radıyallahü anh), her gün beş yüz rekat namaz kılardı” buyurdu.
Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anh), devrinin ilim, irfan ve fazilet bakımından önde gelenlerindendi. İlimde canlı bir kütüphane olup, bütün ilimleri kendisinde toplamış; Kur’ân, tefsîr, hadîs, fıkıh, edebiyat ve sahabenin ihtilâf ettiği konularda ve diğer ilim dallarında mütehassıs olmuştu. Kur’ân-ı kerîmle ilgili ilmini, isteyen ve soranlara öğretirdi. Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin toplanmasında ve neşrinde büyük hizmeti olmuştur.
İbn-i Abbâs, tefsîr ilminde önde gelip müfessirlerin şahı idi. İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) onun hakkında; “O, sultân-ül-müfessirîndir. Kur’ân-ı kerîmin tefsîr ve te’vilinde kudret sahibi idi. Ayet-i kerîmelerin geliş sebeplerini çok iyi bilir, nâsih ve mensûhu anlardı. Devrinin büyükleri tarafından çok medh ü sena edildi. Tabiînden Şakîk, bir hac mevsiminde İbn-i Abbâs’ın bir hutbesini dinlemişti. İbn-i Abbâs, Nur sûresinin tefsîrini yapmıştı. Şakîk buna hayran olup; “Bu tefsîrin kadri yüksektir. Eğer mecûsîler, Rumlar bunu duysalardı, hepsi müslüman olurdu” demiştir, islâm âlimleri, tefsîr kitaplarını onun rivâyetleriyle süslediler.”
Abdullah bin Abbâs’ın, müstakil bir tefsîr kitabı yoktur. Fakat tefsire dâir muhtelif rivayetleri vardır.
Abdullah bin Abbâs’ın (radıyallahü anh) nakledilegelen rivayetlerinden bir kısmını Fîrûzâbâdî, “Tenvîr-ül-Mikbâs min Tefsîr-i İbn-i Abbâs” adlı bir kitapta toplamıştır. Onun tefsîre dâir rivayetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir. Bunlardan en meşhûrları şunlardır:
1-Saîd bin Cübeyr tarîki, 2-Mücâhid bin Cebr tarîki, 3-İkrime (Mevlâ ibn-î Abbâs) tarîki, 4-Ali bin Ebî Talhâ el-Hâşimî tarîki, 5-Kays tarîki, (Bu zât Ata bin es-Sâib’den, o da Sa’îd bin Cübeyr’den, o da Abdullah bin Abbâs’dan rivayet etmiştir. Bu tarîk, İmâm-ı Buhârî ve İmâm-ı Müslim’in şartlarına uygun olup, sahihtir.), 6-Ebû İshak tarîki, 7-Dahhâk tarîki.
İbn-i Abbâs hazretlerinin ders halkası çok genişti, ilim ve irfan öğrenmek için dört bir taraftan gelenler vardı. İbn-i Abbâs, derslerinde herkesi tatmin eden açıklamalarda bulunur, gelenler doymuş olarak giderdi. Dînî ilimlerden başka o ilim meclisinde; lisan, şiir, edebiyat, tahrîr konuları da mevzûbahs olurdu. İbn-i Abbâs hazretleri, namazlardan sonraki konuşmalarında ise, tâlim terbiye üzerinde dururdu. Seyahatlerde bulunduğu zamanlarda da Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara bildirir, vâz ve irşâd ile meşgul olurdu. Arabca bilmeyen müslümanlara tercümanlar vasıtasıyla vâz ve nasîhat ederdi.
İbn-i Abbâs hazretlerinin verdiği fetvalar, fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir. Halîfe Me’mûn zamanında toplatılan fetvaları, yirmi cildi bulmakta idi.
Sorulan mes’elelere cevap verirken, önce Kur’ân-ı kerîme, sonra hadîs-i şerîflere bakar, açıkça bulamazsa, hazret-i Ebû Bekrin, sonra hazret-i Ömer’in o hususta verdikleri hükümleri araştırırdı. Bunlarda da bulamazsa, kendi içtihadıyla cevap verirdi. Kendisine havale edilen mes’elelere gayet açık ve isabetli cevaplar vermesiyle meşhûr oldu. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda mürâcât eden oluyordu. Suâl sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle, gelenleri ellişer kişilik gruplar hâlinde yanına alıp, suâllerine cevap verirdi.
Ebû Salih (rahmetullahi aleyh) anlatır: “İnsanlar mes’elelerini sormak için Abdullah bin Abbâs’ın evi önünde toplanmışlardı. Yol, insanla dolup taşmıştı. Kimsenin gelip geçmesi mümkün değildi. Huzuruna girip, kapı önündeki durumlarını haber verdim. Bana, su getirmemi söyledi. Getirince, abdest aldı ve; “Şimdi çık ve dışardakilere söyle. Onlardan, Kur’ân-ı kerîm ve kıraat ilmine dâir soru sormak isteyenler gelsinler” buyurdu. Dışarı çıkıp söyledim. O hususta mes’elesi olanlar içeri girdiler. Ev doldu. Müşkillerini sordular ve cevaplarını fazlasıyla alıp dışarı çıktılar. Sonra tekrar; “Şimdi tefsîr ve te’vil hususunda bilgi edinmek isteyenler gelsin” buyurdu. Söyledim. İçeri girdiler. Onlar da evin odalarını doldurdular. Onların da sorularını fazlasıyla cevaplandırdı. Doymuş olarak çıktılar. Arkasından; “Haram, helâl ve fıkıhtan mes’elesi olanlar gelsinler” buyurdu. Haber verdim, onlar da içeri girdiler. Evde yine boş yer kalmadı. Gelenler de haram, helâl ve fıkhî mevzularda çeşitli suâller sordular. Onlara da çok güzel cevaplar verdi. “Dışarıda kardeşleriniz bekliyor” buyurdu. Gelenler dışarı çıktılar. “Ferâiz mes’elesi ne dâir suâlleri olanlar girsinler” buyurdu. Onlar gelip evi doldurdular. Cevaplarını alıp çıktılar. Sonra; “Lügat ilminden ve edebiyattan sormak isteyenler girsinler” buyurdu. Onlar da gelip suâllerini sorup cevaplarını aldılar.” Ebû Salih der ki: “Kureyş, Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anh) ile ne kadar iftihar etse azdır. İnsanlardan hiç kimsenin kapısında, böyle toplandıklarını görmedim.”
İbn-i Abbâs, hadîs ilminde bir derya idi. 2660 civarında hadîs-i şerîf rivayet etti. Hadîs-i şerîfleri tedkik ve araştırma ile öğrenirdi.
Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anh), çok âlim yetiştirmiştir. Ondan ilim öğrenen ve hadîs-i şerîf rivayet eden pek çok âlimden, bir kısmı şunlardır: Kendi oğulları Muhammed bin Abdullah, Ali bin Abdullah, kardeşlerinin oğullar) Abdullah bin Ubeydullah, Abdullah bin Ma’bed, Abdullah bin Ömer, Şa’be bin Hakem, Merved bin Mahreme, Ebü’t-Tufeyl, Ebû Ümâme bin Sehl, Sa’îd bin Müseyyeb, Mücâhid bin Oebr, Ata bin Ebî Rebâh ve diğerleri.
Abdullah bin Abbâs hazretleri, Peygamberimizden bizzat işiterek hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Ayrıca, babası hazret-i Abbâs’dan, annesinden, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Abdurrahmân bin Avf, Mu’âz bin Cebel, Ebû Zer Gıfârî ve diğer bir çok sahâbîden radıyallahü anhüm hadîs-i şerîf rivayet etmiştir. Rivayetleri Kütüb’üs-Sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almaktadır.
Abdullah bin Abbâs, ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra, 687 (H. 68) senesinde Tâif’de vefat etti. Cenaze namazını, hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed bin el-hanefiyye (rahmetullahi aleyh) kıldırdı ve; “Bugün, bu ümmetin en âlimi vefat etti” buyurdu. Onun vefatı müslümanları çok üzdü.
Uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zât içli. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlaması sebebiyle, yanaklarında, göz yaşlarının bıraktığı izler görünürdü, ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti:
Allah, gözlerimden görme nurunu aldıysa,
Dilimde ve kalbimde o nur devam ediyor.

Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anh) buyurdular ki:
“Dağlar dahi birbirine karşı azsa, azgın cezasını bulacaktır.”
“İçinde haram olanın, yâni haram yiyenin namazını, Allahü teâlâ kabul etmez.”
“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibâdetle geçirmekten daha sevimlidir.”
“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey, Allahü teâlâdan mağfiret diler.”
“Resûlullah efendimiz misvak kullanmak hususunda bize öyle emirler verirdi ki, bu hususta bir âyet nazil olacağını zannederdik.”
“Her binanın bir temeli vardır. İslâm binasının temeli de güzel ahlâktır.”
“Zengine ikram edip, fakire ihanet eden mel’ûndur.”
“Kıyamet günü Cennet’e ilk davet edilecek olanlar, her halükârda Allahü teâlâya hamd edenlerdir.”
“Ey çok günah işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, emin olma. Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu hâlin, günahların en büyüğüdür. Bir hatalı işde başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatâdan daha büyüktür. İşleyeceğin yanlış bir işin fırsatını kaçırınca, üzülürsün. Hâlbuki bu, o hatâdan daha tehlikelidir. Sen hatâdasın. Allahü teâlâ, seni daima görmektedir. Bu görüş, kalbini titretmez. Bu hâlin, yaptığın hatâdan daha fenadır.”
“Sabır üç çeşittir. Birincisi, farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek.
Bunun sevabı üç yüz derecedir. İkincisi haramlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma hususunda sabır. Bunun altı yüz derece sevabı vardır. Üçüncüsü, ilk sarsıntıda, musibetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun da fazileti dokuz yüz derecedir.
Mücâhid bin Cebr (radıyallahü anh), Abdullah bin Abbâs’ın (radıyallahü anh) şöyle buyurduğunu nakleder: “Beş hafif şey var ki, bunlar eğerlenmiş ve binmek için bekletilen bir Arab atından (en kıymetli şeyden) benim için daha sevimlidir.”
“Üzerine gerekmeyen ve sana faydası dokunmayan şeyler hakkında konuşma; çünkü bu fuzûlî bir iştir, zararından da emîn değilsin. Yerini bulmadıkça lüzumlu olan sözü de konuşma. Çok kere faydalı söz yerini bulmaz da kaybolur gider. Sefîh ve ahmak kimselerle mücâdele etme. Çünkü sefîh, kalbinden sana buğz eder. Ahmak, adî kimseler, dili ile sana eziyet ederler. Tanıdığın kimse, yanından ayrıldığı zaman, onun ayrı bir yerde seni nasıl anmasını istersen, sen de onu öyle an. Sen affedilmeni istediğin hususlarda, onu da affet. Kardeşinin sana ne şekilde muamele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muamele et. Suçlu olarak yakalanıp da, ihsan ile mükâfat görenin ameli gibi amel et.”
Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: “Besmeleyi” okuyan, Allahü teâlâyı zikretmiş olur. “Elhamdülillah” diyen, şükretmiş olur “Allahü ekber” diyen, Allahü teâlâyı tazim etmiş (büyük bilmiş) olur. “La ilahe illallah” diyen, Allahü teâlâyı tevhîd etmiş olur. “La havle velâ kuvvete illâ billâh” diyen, Allahü teâlâya teslim olmuş olur. Onun için Cehnet’te yüksek bir derece ve hazîneler vardır.”
“İlk önce farzları yapmalıdır. Allahü teâlânın emirlerini yerine getir ve O’ndan yardım iste. Allahü teâlâ bir kulunda düzgün niyet ve katındaki sevaba kavuşma arzusu görünce, onun istemediği şeyleri ondan men eder.”
“Allahü teâlâ, mü’min, fâcir (günah-kâr) herkesin rızkını helâlden takdir etmiştir. Helâl rızkı için sabrederse, Allahü teâlâ onu mutlaka gönderir. Sabırsızlık gösterir haramdan bir şey yerse, helâl rızkından eksiltir.”
Peygamber efendimizden bizzat işiterek rivayet ettiği bâzı hadîs-i şerîfler şunlardır.
“Kur’ân-ı kerîme saygı göstermek, E’ûzü okuyarak başlamakla olur ve Kur’ân-ı kerîmin anahtarı besmeledir.”
“Ölünün mezardaki hâli, imdâd diye bağıran denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine bir dua gelince, dünyânın hepsi kendisine verilmiş gibi sevinmekten, daha çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşayanların duâlan sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin ölülere hediyesi, onlar için dua ve istiğfar etmektir.”
“Allahü teâlânın size verdiği sayısız nimetler için O’nu seviniz. Beni de Allahü teâlâyı sevdiğiniz için seviniz.”
“Öğretiniz, müjdeleyiniz, güçleştirmeyiniz.”
“Ümmetimden iki sınıf düzgün olursa, bütün insanlar düzgün olur. Bunlar bozulursa insanlar da bozulur. Bu iki sınıf, âmirler ve âlimlerdir.”
“Kur’ân-ı kerîmi kendi arzusuna (görüşüne), sözüne göre tefsir eden, Cehennemdeki yerine hazırlansın”
“Tövbe ve istiğfara devam eden kimseye Allahü teâlâ her sıkıntıdan bir kurtuluş ve her darlıktan bir, genişlik verir ve ummadığı yerden kendisini rızıklandırır.”
“İşitmek, görmek gibi değildir.”
“Kızdığın zaman sükût et.”
“Bid’at sahibi, bid’at işlemekten vazgeçmedikçe, Allahü teâlâ onun hiç bir ibâdetini kabul etmez.”


1) El-A’lâm; cild-4, sh. 95
2) Hilyet-al evliya; cild-1, sh. 314
3) El-İsâbe; cild-2, sh. 330
4) El-İstiâb; cild-2, sh. 350
5) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-2, sh. 365
6) Eshâb-ı Kiram; sh. 177
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 975
8) Kâmûs-ul a’lâm; cild-4, sh. 3103
9) Tezkiret-ül-huffâz; cild-1, sh. 141
10) İzâlet-ül-hafâ; cild-1, sh. 295
11) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 182
12) Üsüd-ül-gâbe; cild-3, sh. 192
13) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 12
14) Et-Tefsîr vel-müfessirûn; cild-1, sh. 65