Mısır’daki evliyanın büyüklerinden. Hem şerîf hem seyyid idi. Yâni Peygamber efendimizin mübarek torunları Hasen ve Hüseyn’in neslindendir. Babası Ali bin İbrahim, annesi Fâtıma binti Muhammed olup, 1199 (H. 596) senesinde Fas’da doğdu. 1276 (H. 675) senesinde Mısır’da, Tanta şehrinde vefat etti. Kabri orada olup, herkes tarafından ziyaret edilmektedir. Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin (rahmetullahi aleyh) dedeleri 692 (H. 73) senesinde Arabistan’dan hicret edip, Fas’a yerleşmiş bir aile idi. Sonradan babası, gördüğü bir rüya üzerine, 1206 (H. 603) senesinde Fas’dan çıkıp, 1210 (H. 607) senesinde ecdâd beldesi olan Mekke-i mükerremeye döndü, ölünceye kadar kaldı ve burada vefat etti. Kabri, Mu’allâ kabristanlığındadır.

Ahmed-i Bedevî Mekke-i mükerremede yetişti. Cesaret ve yiğitliğlyle tanındı, öte yandan ilim tâhsîl edip, Kur’ân-ı kerîmin kıraat şekillerini yâni Kırâat-ı Seb’a’yı öğrendi. Silsile yoluyla Ebü’l-Hasen-i Şâzilî, Seyyid Ahmed Rıfâî, Hasen-i Basrî (rahmetullahi aleyhim) ve Resûlullah efendimize ulaşan âlimlerden ilim öğrendi. Çeşitli yollardan Resûlullah efendimize varan hocalarının silsilesi, Tuhfet-ür-râgıb isimli eserde uzun yazılmıştır. İlim öğrenmek için çeşitli beldeleri dolaştı. Oralarda bulunan büyük âlimlerin sohbetinde bulundu. Fıkıh ve diğer ilimlerde derin âlim oldu. Binlerce velî yetiştirdi.

Seyyid Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi aleyh) şöyle anlatır: “Bir defa, Kâbe-i muazzama etrafında uyuyordum. Gizliden bir ses bana; “Uykudan uyan; Allahü teâlânın bir olduğunu zikret!” diyordu. Kalkıp abdest aldım. İki rek’at namaz kıldım. Allahü teâlâyı zikrettim. Sonra tekrar yattım. Tekrar aynı sesi duydum. Bana; “Kalk! Allahü teâlânın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak istiyen uyuyamaz! Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Dâima, oruç tutmak ve geceleyin, herkes uykuda iken, namaz kılmak suretiyle nefsinle mücâdele et! Kalk, böyle yap! Sana, yüksek hâller ve dereceler verilecek” diyordu. Bu rüyanın te’siriyle uyandım. Rüyamı, benden yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyime anlattım. Bana; “Sırrını gizli tut! Söylenilenlere uygun yaşa! Nihayetler, başlangıçtaki şeyler üzerine kurulur” dedi. Bu nasihatlere uyarak ve pek çok gayret ederek, Allahü teâlânın izni ve ihsanı ile nice güzel hâllere ve yüksek derecelere kavuştum.”

Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi aleyh), kendisini ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terketti. Üst üste gördüğü rüya üzerine Medîne-i münevvereden ayrılarak Irak’a gitti. Orada; Ahmed Rıfâî, Abdülkâdir-i Geylânî, Hallâc-ı Mensur, Sırrî-yi Sekatî, Ma’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî (rahmetullahi aleyhim) gibi evliyanın kabirlerini ziyaret etti. 1236 (H. 634) senesinde rüyasında, Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işaret olundu ve yola çıktı. Kahıre’ye geldiğinde, Mısır sultânı Baybars, askeri ile karşıladı, çok hürmet etti ve husûsî misafirhanesinde ağırladı. Sonra da talebeleri arasına katıldı.

Mısır’ın Tanta şehrinde bulunan bir çok âlim ve evliya arasında en meşhûrlarından olan Hasen Sâig ve Seyyid Salim Mağribî hazretleri, Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin (rahmetullahi aleyh) yolda olduğunu ve Tanta şehrini teşrif edeceğini haber alınca, oradan ayrılıp başka bir beldeye yerleştiler. Sebebi sorulunca; “Kasabanın asıl sahibi geliyor. O’nun bulunduğu yerde bulunmak bize yakışmaz. Bizim yapacağımız, olsa olsa ona talebe olmaktır. Ona yakın bulunmakla, ona karşı edebde ve hizmette kusur etmekten korkuyoruz” dediler.

Ahmed-i Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhûr oldu. Tanınan ve büyük bilinen âlimler bile gelip talebesi oldular. İslâmiyet’e ve âlimlere çok bağlı olan Sultan Baybars da kıymetli talebeleri arasında idi. Ahmed-i Bedevî hazretleri, devamlı zikir ve murakabe hâlinde olup, her an Allahü teâlâyı düşünür ve bir ân hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenmesini isteyenlere; “Beni kendi hâlime bırakınız. Cennet hûrilerinden başkası ile evlenmek istemem” derdi. Dünyâ ile alâkası yâni dünyâ malının, kalbinde yeri yoktu.

Son devir Osmanlı ulemâsından Hacı Muhammed Zihni efendi, Tuhfet-ür-râgıb isimli eserinde şöyle anlatır; “Büyük hadîs ve fıkıh âlimi İbn-i Hacer Askalânî hazretlerine, “Seyyid Ahmed-i Bedevî hakkında ne buyurursunuz?” diye suâl edildi. İbn-i Hacer hazretleri şöyle cevap verdi: “O, Ebü’l-Fityân Ahmed bin Ali’dir. Çok heybetli bir zât idi. Kimse yüzüne bakmağa cesaret edemezdi, bunun için yüzüne iki kat peçe (nikâb) örter ve öyle gezerdi. Bu sebeple Bedevî denilmiştir.”

Çok Kur’ân-ı kerîm okurdu. Kur’ân-ı kerîm okurken hâlden hâle geçerdi. Şafiî mezhebinde olup, fıkıh ilminde âlim idi. Önceleri, çok cesur, atılgan, şecaatli bir mîzâca sâhib idi. Kendisine eza edilince karşılık verirdi. Bunun için Attâb diye tanınmıştır. Sonraki hâllerinde ise, gayet sükût ve sükûn üzere bulundu. Bu hâlinde o derece ileri gitti ki bir şey söylemezdi. Şayet söylenmesi îcâb eden bir şey olursa, işaretle anlatırdı.

İbn-i Hacer-i Askalânî hazretlerinin torunu Ebü’l-Mehâsin, Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri hakkında sorulan bir suâle verdiği cevapta şöyle buyurdu: “Seyyid-i Bedevî Ahmed bin Ali hazretleri, Şemseddîn-i Berî el-lrâkî’nin huzurunda yetişen evliyadan idi. Berî (rahmetullahi aleyh), Ali bin Nu’aym el-Bağdâdî’nin, bu da Seyyid Ahmed Rıfâî’nin talebesi idi.

Seyyid Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi aleyh); her an Allahü teâlâyı düşünür, O’nun muhabbetinin ve heybetinin te’siri ile kendinden geçerek gözlerini semâya diker, gecegündüz öyle kalırdı. Kırk gün ve daha ziyâde bir şey yiyip, içmez ve uyumazdı. Gözlerinin karası bir ateş koru hâlinde idi. Talebelerinden Abdül’âl’e ve Abdülmecîd’e (rahmetullahi aleyhimâ), bilhassa, alâka ve ihtimam gösterirdi.

Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, talebelerine teveccüh ederek (kalp yoluyla) terbiye eder ve konuşmazdı. Halîfesi Abdül’âl, dışarıdan, câhil, manevî terbiyeden mahrum, gafil bir kimseyi onun huzuruna getirince, Seyyid hazretleri bir kerre nazar buyurmakla, o kimse, manevî hâller ve yüksek derecelere kavuşurdu. Sonra, Abdül’al’e; “Söyle, o kimse falan beldeye yerleşip, Oradaki insanlara faydalı olsun!” buyururdu. Onun, talebelerini terbiye etmesi, yetiştirmesi, bu şekilde idi. Bir bakışla, uzun yıllar zahmet ve meşakkat çekmekle elde edilen derecelere bir anda yükseltirdi. Ahmed-i Bedevî, umumiyetle bir evin damında bulunur, orada ibâdet ve tâatle meşgul olurdu. Bunun için talebelerine Sütûhî veya Eshâb-ı Sath denirdi. Bu yüzden Seyyid Ahmed-i Sütûhî diye de tanındı.

Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin kerametleri pek çoktur. Dillerde dolaşanları ve kitaplarda yazılanları toplansa, cildler doldurur. En meşhûrlarından bir kaçı şunlardır.

Bir adam omuzunda süt dolu kab ile Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanından geçiyordu. Ahmed-i Bedevî parmağı ile kabı işaret eder etmez, kap yere düşüp süt tamamen döküldü. Bu hâle canı sıkılan adam, yere dökülen süte bakınca, içinde şişmiş bir yılan gördü. Sütü taşıyan kimse bu hâli farkedince çok sevindi. Çünkü kendisi ve çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı Allahü teâlâya hamd ve Ahmed-i Bedevî hazretlerine teşekkür etti.

Bir gün kendi gözlerinde bir şişkinlik hâsıl oldu. Tedavi için oradaki bir çocuktan yumurta istedi. Çocuk; “Elinizdeki yeşil değneği verir misiniz?” deyince, Seyyid Ahmed-i Bedevî de verdi. Çocuk, annesine giderek; “Dışarda bir kimse var, gözü ağrıyor, tedavi için benden bir yumurta istedi ve bu değneği verdi” dedi. Annesi; “Şimdi, evimizde yumurta yoktur” dedi. Çocuk gidip durumu Ahmed-i Bedevî’ye bildirdi. O da; “Git, falan yerde vardır” buyurdu. Çocuk oraya gidince, orasını yumurta ile dolu buldu. İçinden bir yumurta getirdi. O günden sonra Ahmed-i Bedevî’ye talebe olan, yanından hiç ayrılmayan ve büyük evliyadan olan bu zât, Abdul’âl idi. Vefatından sonra da Seyyid hazretlerinin halîfesi oldu.

Seyyid-i Bedevî’nin talebelerinin büyüklerinden olan Abdül’âl diyor ki: “Hocam Ahmed-i Bedevî’ye kırk sene hizmet ettim. Bir an Allahü teâlâya ibâdetten uzak kaldfğını görmedim. Bir gün, kendisine, dînimizde fakirliğin ne olduğunu sordum. Cevaben, hazret-i Ali’nin bir kıssasını anlattı. Rivayet olunduğuna göre, hazret-i Ali, Basra çarşısında, kibirli bir şekilde yürüyen bir fakîri görüp; “Sen kimsin?” diye sordu. O da; “Bir fakir” diye cevap verdi. “Fakîrin (fakirliğin) alâmeti nedir?” diye sorunca; “Ey Ebû Hasen (Ali bin Ebî Tâlib!) Senin ilmin bu kadar ziyâde iken bunun cevâbını biz nasıl verebiliriz?” dedi. Bunun üzerine hazret-i Ali, fakîrliğin alâmetlerini şöyle saydı: “Allahü teâlâyı tanımak, O’nun emirlerini gözetmek. Resûlullah’ın sünnet-i seniyyesine yapışmak.

Dâima abdestli olmak. Her hâlde Allahü teâlâdan razı olmak. O’ndan gelen her şeye rızâ göstermek, inanmak. İnsanların ellerinde olan şeylerde gözü olmamak. Allahü teâlânın emirlerini yapmakta yarış etmek, gevşeklik göstermemek. İnsanlara karşı şefkatli, merhametli ve mütevâzî olmak, şeytanı düşman bilmek. Eziyetlere sabretmek.” Ahmed-i Bedevî, bundan sonra bana; “Ey Abdül’â! Allahü teâlâyı zikretmek sâdece dil ile değil, kalb ile olur. Allahü teâlâyı hazır bir kalb ile an ve gafil olmaktan sakın! Çünkü, gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O’nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim, Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde Peygamber efendimize, meâlen; “Ey Hâbîbim! Musîbet ve ezaya) sabredenlere(lütuf ve ihsanlarımı) müjdele!” buyuruyor. Zühd sahibi olmak, dünyâya düşkün olmamak, dünyevî arzu ve istekleri terk ederek, nefse karşı durmak demektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tane helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü teâlânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.

Ey Abdül’âl! Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelince, sakın sevinme! Gıybet ve dedikodu yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni ve zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana vermiyene ver.” Ahmed-i Bedevî (rahmetullahi aleyh) bundan sonra; “Ey Abdül’âl! Doğru olan fakîr kimdir. Biliyor musun?” diye sordu. Ben de; “Siz bilirsiniz efendim” dedim. Bunun üzerine sâdık olan fakîri şöyle tarif etti: “Sâdık olan fakîr, hiç kimseden bir şey istemez. Eğer kendisine bir şey verilirse, teşekkür eder, verilmezse sabreder. Sünnet-i seniyye üzere yürür. Bunlar bizim yolumuz üzere yürüyenlerin alâmetleridir. Yalan konuşmamak, kötü iş ve sözde bulunmamak, haramlara bakmamak, madden ve manen temiz olmak, Allahü teâlâdan korkmak, zikre ve tefekküre devam etmek yolumuzun esaslarındandır. Hasen-i Basrî hazretleri buyuruyor ki: “Sâdık olan fakirlerle birlikte bulunmakla, bâzı mes’eleler öğrendim ki, bunlar, hikmet cehverlerindendir.”

İlmi olmıyan kimsenin dünyâda ve âhırette de hiç bir kıymeti yoktur. Hilmi yâni yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. Allahü teâlânın kullarına şefkat etmeyene, Allahü teâlâ katında şefaat yoktur. Sabırlı olmayana işlerinde selâmet yoktur. Takvası olmayan (yâni Allahü teâlâdan korkmayan) haramlardan sakınmayan kimsenin, Allahü teâlâ indinde hiç bir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayanın Cennefte yeri yoktur” buyurdu. Ben hocam Ahmed-i Bedevî’nin nasihatlerini can kulağıyla dinleyip, bunlara uygun amel işlemeye gayret ettim ve çok şeylere kavuştum.”

Tabakât-ı suğrâ kitabında bildirildiğine göre, Beyrutlu bir cemâat şöyle anlatırlar. “Biz on iki kişi idik. Fransızlar bizi esir edip memleketlerine götürdüler. En ağır işlerde çalıştırmaya başladılar. Bir müddet sonra dayanamıyacak hâle geldik. Allahü teâlâ, Seyyid-i Bedevî’den yardım istememizi hatırımıza getirdi. Biz de; “Ey Seyyid Ahmed-i Bedevî! İnsanlar, senin esirleri, Allahü teâlânın izni ile memleketlerine gönderebileceğini söylüyorlar. Resûlullah efendimizin yüzü suyu hürmetine bizim memleketlerimize dönmemize vesîle ol!” diyerek yardım istedik. Bir anda kendimizi, daha önce hiç bilmediğimiz ve üzerinde bizlerden başka kimsenin bulunmadığı bir binek üzerinde gördük. O vâsıta ile ayrıldık. Başımızdaki nöbetçilerin hiç biri bizi göremedi. Farkedince bize yetişemediler. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin bereketi ile memleketlerimize varıp kurtulduk.”

Ahmed-i Bedevî’nin (rahmetullahi aleyh) Tanta’daki türbesinin bulunduğu câmi-i şerîfde her sene Rebî’ul-evvel ayının birinci Cum’a gecesi mevüd okumak âdet olmuştur. Uzaktan yakından çok kimse gelir, hürmet ve saygı ileımevlid-i şerîf dinlerlerdi.

Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu Tanta şehri yakınında bulunan Garbiyye şehri valisi, onun büyüklüğüne inanmazdı. Bu sebeple, Seyyid hazretlerinin türbesinde düzenlenen mevüd toplantılarına Garbiyye ahâlisinden katılmak isteyenlere mâni olur, gitmelerine müsâde etmezdi. Bu hâli haber alan Muhammed Şenâvî hazretleri, o şehre gidip, vali ile görüşlü. Böyle yapmasının mahzurlarını, Seyyid hazretlerinin evliyanın büyüklerinden olduğunu anlatıp, kendisine çok nasîhatte bulundu. Vali hiç oralı olmadı ve eski hâline devam etti. Buna üzülen Muhammed Şenâvî, (rahmetullahi aleyh), bu hâli manevî olarak, Seyyid Ahmed-i Bedevî’ye arzetti. O anda; “Sabret! O, yakında cezasını bulur” diye bir ses duyuldu. Az zaman sonra vatînin yüzünde çıkan bir yara, dudaklarını ve dilini de bürüdü. Zelîl ve hakîr hâle düştü. Böylece, evliyaya düşmanlığın cezasını dünyâda çekmeye başladı. Bir müddet sonra da öldü. Allahü teâlânın dostlarına, evliyasına dil uzatanların, düşman olanların, âhırette çekeceği çok acı azâblar yanında, dünyâda çektiği böyle sıkıntılar pek az ve hiç kalır. Bunda çok dikkatli olmak îcâb ettiğini İslâm âlimleri bildirmişlerdir.

Evliyanın meşhûrlarından Muhammed es-Servî bir sene, Seyyid-i Bedevî’nin (rahmetullahi aleyh) kabrinde düzenlenen mevüd cemiyetine gitmedi. Rüyasında Seyyid-i Bedevî hazretlerini gördü. Kendisine; “Resûlullah’ın ve diğer peygamberlerin (aleyhimüsselâm), Eshâb-ı kiramın (radıyallahü anhüm) ve cümle evliyanın (rahmetullahi aleyhim) bulundukları bir cemiyette bulunmaktan çekiniyor musun?” buyurdu. Bunun üzerine sabah erkenden yola çıkıp Tanta’ya gitti.

Bir seferinde Hâce Halebî adında birisi, yanında kumaş gibi mallar olduğu hâlde, mevlidde hazır bulunmak üzere Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbelerine doğru yola çıktı. Yolda, yedi atlı yolunu kesip, mallarını almak istediler. Hâce Halebî, o anda, Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin rûhâniyetinden yardım istedi. Sözü henüz bitmeden, gözlerinden başka bir yeri görünmeyen, beyaz atlı, cesur bir süvari gelerek şakileri kovaladı. Hâce Halebî, gelenin Ahmed-i Bedevî olduğunu ve onu tanıdığını söyledi.

Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbesinin kubbesinde, Resûlullah efendimizin mübarek ayak izlerinin bulunduğu bir taş vardı. Bu kıymetli taş, kubbeye öyle güzel yerleştirilmişti ki, içeri girenler, önce bu taşı görürler, bundan sonra Seyyicf hazretlerini ziyaret ederlerdi. Bâzı kimseler, bu taşın alınarak müzeye konmasını ve burada bırakılmamasını istediler. Zamanın idarecilerini de ikna edip, taşı müzeye nakletmek için teşebbüse geçtiler. O kadar uğraşmalarına rağmen, taşı yerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu hâlin, Seyyid hazretlerinin bir kerameti olduğunu, taşı yerinden oynatamayacaklarını anlayıp, niyetlerinden vazgeçtiler.

İmâm-ı Şa’rânî hazretleri anlattı: “Bir seher vaktinde, Seyyid-i Bedevî’nin türbesine yakın bir yerde oturuyordum. Birden, türbenin kubbesi üstünde bulunan, hilâlin değirmen taşı gibi ses çıkararak döndüğünü, üç devir yapıp, durduğunu gördüm. Mühim hâdiselerde türbenin üzerindeki hilâlin döndüğü tecrübe edilmişti. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman Hân hazretlerinin Rodos adasını fethetmiş olduğu haberi geldi.”



1) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-1, sh. 309

2) Tabakât-ül-kübrâ; cild-1 sh. 183

3) Şezerât-üz-zeheb; cild-5, sh. 345

4) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-1, sh. 314

5) El-A’lâm; cild-1, sh. 175

6) îzâh-ül-meknûn; cild-2, sh. 644

7) Hüsn-ül-muhâdara; cild-1, sh. 521

8) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-1, sh. 787 cild-2, sh. 1257

9) Hadîkat-ül-evliyâ; son kısım, sh. 1

10) Tabakât-ül-evliyâ; sh. 422

11) Tuhfet-ür-râgıb; sh. 65

12) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 980

13) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 120

14) Mir’ât-ül-Haremeyn (Mir’ât-ı Medine); sh. 1049

15) Kıyamet ve Âhıret; sh. 128

16) Menâkıb-ı Ahmed-i Bedevî

17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, cild-8, sh. 82