Türkistan’da yetişen ve Orta Asya Türkleri arasında İslâmiyet’i yayan büyük velî. İsmi, Ahmed bin İbrahim bin İlyâs Yesevî olup, Pîr-i Türkistan, Hazret-i Türkistan, Hazret-i Sultan, Hâce Ahmed, Kul Ahmed Hâce diye tanınırdı. Babası Hâce İbrâhimdir ve nesebi, hazret-i Ali’nin zevcesi Havle’den olma oğlu Muhammed bin Hanefiyye’ye ulaşır. Soyu hazret-i Fâtıma validemize dayanmadığı için seyyid değildir. Annesi Âişe Hâtûn, evliyadan Mûsâ isimli bir zâtın kerîmesi olup, sâliha, müttekî ve afîfe bir hanım idi. Ahmed Yesevî (r. aleyh), Yesî’de doğdu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 1193 (H. 590) senesinde vefat etti. Kabri, Yesfdedir. Tîmûr Hân onun için muhteşem bir türbe yaptırmıştır.

Ahmed Yesevî (rahmetullahi aleyh), çok küçükken annesini, yedi yaşında ikende babasını kaybetti ve ablası Gevher Şehnaz hanımın yanında yetim ve öksüz olarak büyüdü. Daha çocukluğunda garip hâller, yaşından beklenmiyen fevkalâdelikler meydana geliyor ve Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ediyordu.

Daha çocuk yaşında iken meydana gelen bir hâdise, Hâce Ahmed’in şöhretinin bütün Türkistan’a yayılmasına vesîle oldu. Yesevî adındaki Türkistan hükümdarı, idaresi altındaki topraklarda yaşıyan bütün velîleri toplatıp, onların dualarının bereketi ile, memleketinde hüküm süren kuraklığın sona ermesini istiyordu. Toplanan velîlerin dua ve niyazları neticesiz kalınca, acaba katılmayan oldu mu diye tahkik ettirdi. Sonunda, Hâce İbrahim’in oğlu Ahmed’in, henüz çocuk denecek yaşta olduğu için çağrılmadığı anlaşıldı. Bunun üzerine, haberci gönderilip gelmesi istendi. Ahmed bu durumu ablasına danışınca, ablası; “Babamızın vasiyeti var. Senin tanınma zamanının gelip gelmediğini, babamızın türbesi içinde bulunan ekmek sofrası tâyin edecektir. Eğer o sofrayı açabil irsen, tanınma zamanın geldi demektir, var git” dedi. Türbeye giden Hâce Ahmed, sofrayı bulup açtı. Sonra hükümdarın çağırdığı yere geldi. Velîler kendisini bekliyorlardı. Hâce Ahmed sofrada bulunan bir parça ekmeği, dua etmeleri için gösterince, velîler Fatiha okudular. O da ekmeği hazır bulunanlara taksim etti. Ekmek hepsine yetti. O toplantıda velîler, maiyet ve ordu erkânından dokuz bin kişi hazır olmuştu. Bu kerameti görenler, Hâce Ahmed’in büyüklüğünü ve mertebesinin yüksekliğini anladılar. Hâce Ahmed ise, sırtındaki, babasından kalma hırkaya bürünerek, duasının netîcesini beklemekteydi. Birdenbire gökyüzünden seller gibi yağmur boşanarak, her yer suya gark oldu. Velîlerin seccadeleri su üstünde yüzmeye başladı. Hâce Ahmed hırkasından başını çıkarınca, Allahü teâlânın izni ile yağmur durdu, güneş çıktı. Orada hazır bulunanlar baktıklarında, Karaçuk dağının ortadan kalktığını gördüler. Bu keramete şâhid olan hükümdar, Hâce Ahmed’den kendi adının kıyamete kadar bakî kalması için niyazda bulunmasını diledi. Hâce Ahmed hazretleri de; “Âlemde her kim bizi severse, senin adınla bizi yâd eylesin” dedi. Bundan dolayı o günden beri ikisinin ismi birlikte, “Ahmed Yesevî” şeklinde anılır oldu. Ayrıca Yesfli olduğundan da Yesevî diye meşhûr olmuştur.

Mübarek babasından feyz alan Ahmed Yesevî hazretleri Baba Arslan hazretlerinin de talebesi idi. Onun kalblere hayat ve huzur veren sohbetlerine ve teveccühlerine mazhâr olarak kısa zamanda yüksek makam ve derecelere kavuştu. Baba Arslan hazretlerinin vefatından sonra, onun manevî işareti ile Buhârâ’ya gitti. Orada Ehl-i sünnet âlimlerinin en büyüklerinden Yûsuf-i Hemedânî’den manevî ilimleri tahsîl etti. İnsanlara ilim öğretmek ve doğru yolu göstermekte ehil olduğunu bildiren icazet yâni diploma aldı ve onun halîfelerinden oldu. Hocasının vefatından sonra bir süre Buhârâ’da talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Bir müddet sonra talebelerin terbiye ve yetiştirilmesini Yûsuf-i Hemedânî’nin en büyük talebesi olan Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine havale edip, Yesî’ye döndü. İnsanlara (faydalı olmaya burada devam etti. Talebeleri günden güne çoğalıyordu. Büyüklüğü ve kıymeti kısa zamanda Türkistan, Mâverâünnehr, Horasan ve Harezm’e yayıldı. Kendisinde, daha çocuk yaşta iken başlıyan evliyalık hâlleri ve dereceleri git gide arttı. Zamanında bulunan âlimlerin ve evliyanın en büyüklerinden, en üstünlerinden oldu. Hanefî mezhebinde olup, zahirî ve bâtınî bütün ilimlerde derin âlim idi. Yüksek babası ve diğer velîler gibi, o da devamlı Hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ederdi. Büyüklüğü ve kerametleri herkes tarafından bilinirdi.

Ahmed Yesevî hazretleri, vakitlerinin bir çoğunu Allahü teâlâya ibâdet ve tâat etmekle, talebelerine zahirî ve bâtınî ilimleri öğretmekle geçirirdi. Kendisinin ve talebelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için san’atla uğraşır ve elinin emeği ile geçinirdi. Bu iş için az bir zaman ayırır ve bu kısa zaman içinde kaşık ve kepçe yapardı. Bir öküzü vardı. Bu öküzün sırtına bir heybe asar, içine de yaptığı kaşık ve kepçeleri koyardı, öküz pazara çıkar, istiyenler kaşık veya kepçe alırlar, ücretlerini yine heybeye koyarlardı. Ücretini vermeyen olursa, öküz o kimsenin peşini bırakmaz, her gittiği yere gider ücretini heybeye koymadıkça yanından ayrılmazdı. Öküz, akşam olunca, Hace Ahmed hazretlerinin evine gelirdi. Hace hazretleri heybedeki paraları talebelerinin ihtiyaçları için sarfederdi. Talebelerinin sayısı yüz bine yaklaşınca, çekemeyenler ortaya çıkıp, bu büyük velîye düşman oldular. Sohbetlerine örtüsüz kadınlar da geliyor, erkeklerle birlikte oturuyorlar diyerek iftiralarda bulundular. Hattâ bunu bir marifet sayarak etrafa yaydılar. Bunu duyan makam sahipleri, bâzı müfettişleri vazifelendirerek durumu araştırmalarını emrettiler. Müfettişler, Ahmed Yesevî hazretlerinin ders verdiği meclise gelip, gizlice araştırmalar yaptılar. Herşeyin, herkese açık olduğu bu yerde, insanlardan ve kânunlardan saklı, uygunsuz bir şeyin bulunmadığını gördüler. Söylenilenlerin tamamen asılsız ve uydurma olduğunu ve iftira edildiğini bildirdiler.

Hâce Ahmed Yesevî (rahmetullahi aleyh), iftira edenlerin bulunduğu bir meclise geldi. Elinde ağzı mühürlü bir kutu vardı. Orada bulunanlara hitaben; “Baliğ olduğu günden bu âna kadar, sağ elini avret mahalline hiç uzatmamış bir velî zât istiyorum. Kim vardır? Bu mühim kutuyu ona teslim edeceğim” buyurdu. Hiç kimse çıkamadı. O sırada Ahmed Yesevî’nin talebelerinden, Hakîm ileri çıktı. Hâce Ahmed hazretleri kutuyu ona vererek, Horasan ve Mâverâünnehr memleketlerine götürmesini emretti. Talebe kutuyu alıp, bildirilen yere vardı. Her tarafa haber salınıp, âlimler ve Hâce hazretlerine iftira edenler geldiler. Herkes bu kutunun içinde ne olduğunu merak ediyordu. O talebe, toplananlara bu kutuyu hocası Ahmed Yesevî hazretlerinin gönderdiğini söyleyip, kutuyu açtı. Kutu açılınca, herkes gördüğü manzara karşısında donakaldı. Kutunun içinde bir mikdar ateş ve bir mikdar da pamuk vardı. Ateş, kıpkırmızı olarak duruyor fakat pamuğu yakmıyordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldılar. Hâce hazretlerinin bu kerameti karşısında, onu sevenlerin muhabbeti daha da arttı. Kendisine muarız olanlar da hatâlarını anlayıp tövbe ettiler. Hâce Ahmed’e hediyeler gönderip özür dilediler ve bir çoğu talebesi olmakla şereflendiler.

Merv şehrinde Mervezî nâmında bir müderris vardı. Ahmed Yesevî hakkındaki uygunsuz ve uydurma sözler ona kadar gelmişti. Bu yalanlara aldanıp, kendisini (güya) imtihan etmek, şüphesini gidermek niyetiyle mâiyyetine dört yüz müşavir ve kırk da müftî alarak yola çıktı. Her tarafta talebeleri olduğu ve her zaman sohbetinde binlerce kişinin hazır bulunduğunu öğrenmişti. “Ben üç bin mes’ele ezberledim. Hepsine ayrı ayrı suâl sorar, onları imtihan ederim” diye düşündü. Bu sırada Ahmed Yesevî hazretleri hânekâhında idi. Allahü teâlânın bildirmesi ile, Mervezî’nin geliş ve düşüncelerini anladı. Talebelerini haberdâr eni. Talebesi Muhammed Dânişmend’e; “Bakar mısın, bize kimler geliyor?” buyurunca, Mervezî’nin mâiyyetiyle birlikte geldiğini bildirdi. Hâce hazretlerinin emri ile Muhammed Dânişmend, üç bin mes’eleden binini, Mervezî’nin hafızasından sildi. Sonra talebelerinden Süleyman Hakîm Atâ’ya aynı şekilde emretti. O da öyle yaptı. Mervezî’nin hafızasında sâdece bin mes’ele kalmıştı. Bu şekilde Yesî’ye geldi. Hâce hazretlerinin yanına gelip; “Allahü teâlânın kullarını doğru yoldan ayıran sen misin?” dedi. Hâce hazretleri hiç kızmadı. Karşılık da vermedi. Şimdilik üç gün misafirimiz ol! Ondan sonra görüşürüz” buyurdu. Üç gün sonra bir kürsî kuruldu. Mervezî kürsîye çıktı. Hâce Ahmed hazretleri, Süleyman Hakîm Atâ’ya kalan bin mes’eleyi de Mervezî’nin hafızasından silmesini emretti. Hakîm Ata, Allahü teâlânın izni ile hocasının emrini yerine getirdi. Mervezî kürsîde bir şeyler konuşmak istedi. Fakat hafızasının boş olduğunu anladı. Defterlerini açıp okumak istedi, fakat yazıların da silindiğini gördü. Sabiteler bembeyaz idi. Bu hâli gören Mervezî, kusurunu anlayıp, oracıkta tövbe etti. Bütün mâiyyeti ile Yesî’de beş sene kaldı. Nice mertebelere ve yüksek derecelere kavuştu. Ahmed Yesevî bu zâtı, yanında beş kişi ile beraber, insanlara Allahü teâlânın dînini doğru olarak anlatmak vazifesiyle Horasan’a gönderdi. Bunlar; Muhammed, Seyfeddîn, Sa’deddîn, Behâüddîn ve Kemâl isimlerindeki talebeleri idi. Oraya gidip, halka doğru yolu gösterdiler.

Horasan’ın bütün velîleri Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklük ve üstünlüğünü bildiklerinden; ona olan muhabbet ve bağlılıklarının daha da artması için, görüşüp sohbetinde bulunmak istediler. Semerkand’da büyük bir toplantı tertip ettiler. Hâce hazretlerini de bu toplantıya davet etmek için, velîlerden birini Yesî’ye gönderdiler. Allahü teâlâ, velî kullarını çok sevdiği için, onlara diğer insanların yapmaktan âciz oldukları bir çok şeyleri kolay kılmıştır. Meselâ, bir anda bir yerde, biraz sonra oraya çok uzak olan başka bir yerde bulunabilirler veya aynı anda başka başka yerlerde görülebilirler. Bu, Allahü teâlânın bir ihsanıdır. İşte, Ahmed Yesevî hazretlerini toplantıya davet etmek üzere yola çıkan velî, Allahü teâlânın izni ile, turna misâli uçarak Yesî’ye geliyordu. Hâce hazretleri bu hâli keş-federek, yanına talebelerinden bâzılarını aldı. Bunlar da turna gibi uçmaya başladılar. Nihayet, Semerkand yakınlarında bir nehir üzerinde karşılaştılar. Bu sırada aşağıda büyük bir tüccar, su içinde boğulmak üzere idi. Selâmetle kurtulması hâlinde, malının yarısını Allah rızâsı için vereceğini nezretti (adadı). Hâce Ahmed Yesevî (r. aleyh), Allahü teâlânın izni ile tüccarın sıkışık ve zor durumunu keşfederek aşağıya indi. Boğulmak üzere olan tüccarı çekip sahile çıkardı. Sonra, turna şeklinden, eski hâline döndü. Bu duruma şaşıp hayret eden tüccar, kendisini kurtaran bu zâtın ellerine sarılıp teşekkür etti ve malının yarısını Ahmed Yesevî’ye verdi. Hâce hazretleri davet edildiği yere geldi. Bir süre oradakilerle sohbet edip, sonra memleketine döndü. Nehirden kurtardığı tüccarın verdiği parayı da, talebelerinin ihtiyaçlarına sarf etti.

Zamanın hükümdarı Kazan Hân, Ahmed Yesevî hazretlerinin Cum’a namazını nerede kıldığını merak edip, Hâce’nin talebelerinin ileri gelenlerinden Muhammed Dânişmend’i sorması için gönderdi. Bu sırada müezzinler, Cum’a namazı için ezan okuyorlardı. Talebe, Hâce’nin huzuruna vardığında, henüz bir şey söylemeden; “Gel elimden tut! Cum’a namazına bugün seninle beraber gidelim” buyurdu. Talebe; “Peki efendim” deyip hocasının elinden tuttu. O anda kendilerini, büyük bir cârni içinde saflar arasında oturuyor gördü. Talebe, namazdan sonra hocasını ne kadar aradıysa bulamadı. Caminin kayyımı, talebenin bu telâşlı hâlini görünce, ona; “Ey derviş! Burası Mısır’dır ve bu cami, Câmi-ül-Ezher’dir. Senin hocan, nice zamandır Cum’a namazlarını burada kılar” dedi. Talebe bir hafta orada kaldı. Ertesi Cum’a namazında hocası ile buluşup, namazdan sonra bir anda Yesî’ye geldiler. Hâce hazretleri, talebesine, gördüklerini gidip Kazan Hân’a anlatmasını söyledi. Talebe, Kazan Hân’a başından geçenleri bir bir anlattı. Kazan Hân ve orada bulunanlar, Hâce hazretlerinin bu kerameti karşısında hayrette kaldılar. Onun büyüklüğünü, üstünlüğünü daha iyi anladılar.

Yesî şehrine yakın bir yerde, ahâlisinin çoğu hıristiyan olan Sabran (Savran, Şuh) adında bir kasaba vardı. Bunlar müslüman Yesî halkına ve bilhassa Ahmed Yesevî hazretlerine pek fazla düşmanlık ediyorlardı. Ahmed Yesevî hazretlerinin büyüklüğü, kerametleri etrafa yayıldıkça ve ona bağlı olanların sayıları her geçen gün arttıkça, Sabranlılar daha çok rahatsız oluyorlar, Hâce hazretlerine olan düşmanlıkları gittikçe artıyordu. Bir gün Hâce Ahmed’e iftira etmek istediler. Aralarında anlaşıp, Hâce’yi hırsızlıkla ithaftı etmeye karar verdiler. Bir sığırı kesip parçaladılar ve gece gizlice Hâce’nin hânekâhının bir yerine bıraktılar. Hâce’den başka hiç kimse, bunların yaptıklarını farkedemedi. Ertesi gün bu sığırı aramak bahanesi ile o kasaba halkından birçok kimse tekkenin önünde toplandılar. Sığırlarını aramak için içeri girmek istediklerini söylediler. Hâce hazretleri yapılanlara çok üzüldü ve; “Girin köpekler! Girin itler!” diye söylendi. Gelenler hep birden içeriye girdiler. Hâce hazretlerinin üzülmesinin dünyâdaki çok ufak bir cezası olarak, hepsi köpek şekline girip, etlere hücûm ederek, yiyip bitirdiler. Hâce hazretleri “merhamet edince, eski hâllerine döndüler. Fakat hainliklerine bir alâmet olarak, vücutlarında bir belirti kaldı. Hattâ bu belirti hâli, çocuklarına da geçti.

Ahmed Yesevî (rahmetullahi aleyh) ciaha çocukluğundan îtibâren, Resûlullah efendimizin sünnetine yapışmakta hiç gevşeklik göstermemiştir. 63 yaşına geldiği zaman, Resûlullah efendimize olan sıkı bağlılıklarından dolayı, bu yaştan sonra yeryüzünde bulunmayı münâsib görmeyip, yer altında kendisine mahsus merdivenle inilen bir hücre yaptırmıştır. Bu durumu dîvânında şöyle anlatır:

Altmışüçte nida geldi: Kul yere gir;


Hem canınım, cananınım, canını ver.


Hû kılıçını ele alıp nefsini kır!


Yâ Rabbî! Dîdârını görür müyüm?

Kul Hâce Ahmed. nefsi teptim, nefsi teptim;


Ondan sonra cananımı arayıp buldum,


Ölmeden önce can vermenin derdini çektim;


Ey Allah’ım! Dîdârını görür müyüm?

Mezara benzeyen bu hücrede vefatına kadar devamlı ibâdet, tâat ve Allahü teâlâyı düşünmekle meşgul oldu. Gelenlere ilmi burada öğretirdi. Kendisini vefat etmiş, kabre konmuş şekilde hissederek, huşu ile ibâdetlerini yapardı. Burada evliyalık yolundaki makam ve dereceleri kat kat arttı.

Ahmed Yesevî’nin halîfelerinden Seyyid Mensur Ata, Hâce hazretlerinin yer altındaki çilehâne denilen hücresini görünce, önce çok üzüldü. Herhâlde bu dar yerde çok sıkıntılı bir hâldedir” diye düşündü. Bu düşünce içinde iken birdenbire, daracık zannettiği yerin bir ucunun doğu, diğer ucunun da batıda olduğunu gördü. Bu hâl karşısında düşüncelerinin yersizliğini anlayıp, kendi kendine; “Allahü teâlâ, evliyasına sıkıntı çektirmez. İnsanların onları sıkıntı ve acı içinde zannetmeleri, hakîkatte Allah adamları için nimettir. Saadet sahipleri görünüşte çok acı zannedilen o sıkıntılardan pek çok zevk ve tad alırlar, rahat gibi göründükleri zaman o tadı duymazlar. Allahü teâlâ, böyle bir kulu için, daracık hücreyi çok geniş yapar. Manevî bakımdan öyle lezzetler ihsan eder ki, zahir olarak çektiği sıkıntılar, o lezzetler yanında hiç kalır. Onun ruhu, zevk ve neş’eden uçmaktadır. Vücûdunu bin parçaya bölseler ne gam...” diye söylendi.

Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî hazretleri, 1193 (H. 590) senesinde vefat etti. Bâzı kaynaklarda da 1166 (H. 563) senesinde vefat ettiği yazılıdır. Kabri, Türkistan diye anılan Yesî şehrindeki Seyhun nehrinin sağ sâhilindedir. Kabri üzerindeki muazzam türbeyi ve külliyesini Tîmûr Hân (1370-1405) inşâ ettirmiştir.

Ahmed Yesevî hazretlerinin, kabri üzerine türbe ve külliyesini inşâ ettiren Tîmûr Hân’a, Buhârâ’yı feth etmesini işaret buyurması, zaferini müjdelemesi gibi vefatından sonra da bir çok kerameti görüldü.

Şöyle anlatılır: Tîmûr’un torunlarından Ebû Sa’îd Mirzâ’nın (1451-1469) daha adı sanı işitilmemiş iken, evliyanın büyüklerinden, insanların îtikâd, ibâdet ve ahlâk hususunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden Ubeydullah-ı Ahrâr (rahmetullahi aleyh) bir gün Fikret denilen yerde kâğıt kalem istedi. Kâğıt üzerine birkaç isim yazdı. Bu sırada “Sultan Ebû Sa’îd Mirza” diye bir isim yazıp cebine koydu. Hâlbuki, o zaman Ebû Sa’îd Mirzâ’nın hiç bir yerde nâmı ve nişanı yoktu. Yakınlarından biri, Ubeydullah-ı Ahrâr’a sormaya cesaret gösterip; “Bir takım isimler yazdıktan sonra, Ebû Sa’îd Mirza ismine alâka gösterip onu cebinize koydunuz. Bu isim kime aittir?” dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr da; “Bu o kimsedir ki; siz, biz, Semerkand, Taşkend ve Horasan yakında onun tebeasından oluruz” buyurdu. Kısa zaman içinde, Türkistan’dan Mirza Ebû Sa’îd’in sesi yükseldi. Mirza Ebû Sa’îd, Ahmed Yesevî hazretlerini gördüğü rüyasında, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine kendisi için Fatiha okumasını işaret ettiğine şâhid oldu. Sultan Ebû Sa’îd, Ahmed Yesevî hazretlerinden kendisine Fatiha okuyan zâtın ismini sordu ve sîmâsını zihninde tuttu. Uyanır uyanmaz Ubeydullah-ı Ahrâr’ı sorup araştırdığında; Evet, Taşkend’de buyurduğunuz gibi bir azîz vardır” dediler. Atına binip, mâiyyeti ile birlikte yola düştü. Bu sırada Ubeydullah-ı Ahrâr, Fikret’e doğru yola çıkmıştı. Sultan, onun Fikret’e gittiğini duyup, oraya yöneldi ve Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri ile, Fikret yakınlarında karşılaştı. Sultan; “İşte rüyada gördüğüm azîz!” diyerek, âtından inip ellerini öptü. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri Sultan’a alâka gösterip, sohbet etti. Sultan bu sohbetin cazibesi ile Ubeydullah-ı Ahrâr’dan kendisine Fatiha okumasını istedi. “Fatiha bir kere okunur” buyurarak, Sultan’ın gördüğü rüyaya işaret etti. Bu görüşmesinden sonra, Sultan Ebû Sa’îd Mirzâ’nın etrafında çok asker toplandı. Semerkand’ı almak istedi ve mes’eleyi Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine arzetmek üzere huzuruna kadar geldi. Maksadını anlatıp, himmet istedi. “Ne niyet ile fethetmeyi istiyorsun? Eğer İslâmiyet’i kuvvetlendirmek ve tebeaya şefkat göstermek niyeti ile giderseniz, zafer sizindir” buyurdular. Sultan bu şartı kabul edip, İslâmiyet’e hizmet edeceğine ve tebeaya merhamet ve şefkat göstereceğine dâir söz verdi. Bu teveccühler sayesinde zafer kazanıp Semerkand’a zamanla da bütün Mâverâünnehr’e hâkim oldu.

Ahmed Yesevî hazretlerinin, Hindistan’da büyük bir İslâm devleti kuran Bâbürlüler ve Tîmûroğulları da denilen Gürgâniyyelerden Nâsirüddîn Hümâyûn Şah (1530-1556) hakkındaki kerameti şöyledir: Ahmed Yesevî hazretlerinin yolunda olanlardan Şeyh Seyyid Mensur Ata, Türkistan denilmeye başlanılan Yesî’ye geldi. Hocasının kabrini ziyaret etti. Onunla rabıta, yâni manevî konuşma yaparken, Hâce Ahmed Yesevî buyurdu ki: “Çağatay pâdişâhı (Hümâyûn Şah) Semerkand’ı zabt edip, o diyarı hâkimiyeti altına almak istiyor. Lâkin evliyalar buna razı değil, onu Hindistan’a havale ediyorlar. Onun o havalideki zaferleri için türbemizden bir alem (işaret, bayrak) al götür.” Hâce’nin bu emri üzerine Seyyid Mensur, alemi alarak Hûmâyûn’un hükümet merkezi olan Kabil’e gitti. Hakîkaten, Hümâyûn Şah, atası olan Tîmûr Hân’ın kabrinin bulunduğu Semerkand’ı zabt edip, Şeybânîler hanedanlığına son vermek istiyordu. Sultan’ın kardeşi Hendal Mirza, Kabil’de Seyyid Mensur Ata ile görüştü ve sohbetinde bulundu, Şeyh’in büyüklüğünü anlayarak talebesi oldu. Hümâyûn Şah’ın yanına gitti. Başından geçenleri anlattı. Hümâyûn Şah, Şeyh Seyyid Mensur Atâ’yı davet edince, Şeyh Ahmed Yesevî’nin gönderdiği alemle beraber huzura geldi. Sultan onu karşıladı. Sonra Mensur Ata sohbette bulundu. Sohbet esnasında Hümâyûn Şâh’a; “Mâverâünnehr evliyası, size Hind fethini müjdeliyorlar. Ahmed Yesevî hazretleri de nusret için bunu gönderdi. Kabul buyurunuz” dedi. Bu müjdeye sevinen Hümâyûn Şah, Hindistan’a yürüyerek fütühatta bulundu. Zamanımızda Hind yarımadası ve havâlisinde yaşayan dört yüz milyon müslümanın bulunmasına zemin hazırladı. Hanedanlığı 1858 senesine kadar sürdü. Bu zaman zarfında yüz binlerce âlim ve velî yetişti, muazzam san’at eserleri yapıldı.

Hâce hazretlerinin çocukları ve torunları; Türk-İslâm âleminin her tarafına yayıldı. İbrahim ismindeki oğlu daha küçükken vefat ettiğinden, nesli, kızı Gevher Şehnaz Hâtun’dan devam etti.

Hâce hazretleri herkese iyilik eder, hiç kimseye sıkıntı vermezdi. İnsanların saadeti ve rahatı için çalışırdı. Dergâhı fakir ve yoksullar, yetim ve çaresizler için sığınaktı.

Tasavvuf yolunda Ahmed Yesevî hazretlerine bağlananların bâzı hususiyetleri vardır. Yeseviyye yolunda bulunan bir talebenin, riâyet etmesi lâzım olan belli başlı edebler şunlardır:

1-Kendisine dîni öğreten hocasının üstün olduğunu bilip, bütün işlerini ve hareketlerini, kendi bildiğine göre değil; hocasına tabî olup, teslimiyet göstermelidir.

2-Talebe hocasının sözlerini, rumuzlarını ve işaretlerini hemen anlamalı, gayet uyanık, zekî ve dikkatli olmalıdır.

3-Hocasının bütün sözlerinden ve işlerinden razı ve ona itaatkâr olmalıdır.

4-Hocasının husûsî hizmetinde veya bildirdiği, emrettiği bir hizmeti yaparken gayet dikkatli, ağır başlı olmalı, gevşek davranmamalıdır. İsteksizlik, gevşeklik hâli, hocasının rızâsızlığına sebeb olabilir. Onun rızâsızlığı ise, silsile yoluyla Peygamber efendimize, dolayısıyla Allahü teâlâya gider.

5-Sözünde sağlam ve güvenilir ve vadinde sâdık olmalıdır. Hocasının büyüklüğü hususunda hüsranına sebeb olmaması için hiç bir zaman şek ve şüp heye düşmemelidir.

6-Ahde vefa ve hocasına olan tabîiyyet ve teslimiyetinde kusur etmemelidir.

7-Hocasının ufak bir işareti ile bütün mal ve mülkünü onun emrettiği yere feda etmeye hazır olmalı, bunda en ufak bir tereddüt hâli bulunmamalıdır.

8-Hocasına ait husûsî hâl ve sırları tutmasını bilmeli, bunları uygun olmayan şekilde ifşa etmekten çok sakınmalıdır.

9-Hocasının bütün hareketlerini, sözlerini ve nasihatlerini dikkatle tâkib etmeli, bunda ve bunlara uymakta kaçamak ve gevşeklik yapmamalıdır. Bunları yapmakta ihmalkâr davranmanın zararlarını düşünmelidir.

10-Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, kendisini vesîle yaptığı hocası için her fedâkârlığı yapmağa hazır olmalıdır. Sevenlerine dost olmalı; sevmeyenlere, onun sevmediklerine ve istemediği şeylere meyi ve muhabbet etmeyi öldürücü zehir bilmelidir.

Ahmed Yesevî hazretlerinin zamanında Türkistan’a ilk Türk-İslâm devletlerinden Karahanlılar hâkim idi. Hâce hazretleri Karahanlılar (840-1212) devrinde, İslâm dîninin Seyhun boylarında ve ahâlisi göçebe olan Kazak-Kırgız memleketlerinde kolayca yayılmasını sağladı. Nasîhatlarını sâde bir Türkçe ile söyleyip, yazdığı derin manâlı veciz sözlerden müteşekkil Hikmet adlı şiirlerini bir kitapta topladı. Sohbet tarzında ve sâde Türkçe ile söylenen hikmetleri kısa zamanda doğuda Çin hududlarından, batıda Akdeniz ve Marmara sahillerine kadar yayıldı. Şiirlerinin tamâmı Dîvân-ı Hikmet adlı eserindedir.

Ahmed Yesevî’nin yol gösterici bir velî olarak başlıca gayesi; insanlara İslâmiyet’i, tasavvuf esaslarını, tasavvuf yolunun âdâb ve erkânını anlatmaya çalışmak, İslâmiyet’i Türklere sevdirmek ve Ehl-i sünnet yolunu yaymak ve yerleştirmekti.

Dîvân-ı Hikmet’te, o zamanda kullanılan ve herkesin anlıyabileceği sâde bir lisân ile söylenmiş manzumeler vardır.

Bismillahla başlayarak hikmet söyleyip,


Taliplere inci, cevher saçtım işte.


Nice riyazetler çekip kanlar yutup,


Ben defter-i sâni sözünü açtım işte.

kıt’asıyla başlıyan Dîvân-ı Hikmet, esâsında İslâmiyet’i ve İslâm ahlâkını öğreten bir ahlâk ve din kitabıdır. Bu eserde; insanları müslümanlığa teşvik edici, Muhammed aleyhisselâmı öven, O’na tâbi olmakla çok yüksek derecelere kavuşan velîlerin hâlleri anlatılır. Şiirlerde; Muhammed aleyhisselâma ümmet olmanın büyük saadet olduğu, insanı saâdet-i ebediyyeye kavuşturan İslâmiyet yolunda bulunmanın kıymeti, Allahü teâlâyı ve O’nun dostlarını her şeyden çok sevmenin lüzumu, âhırete, Cennet ve Cehennem’e inanmanın ve onlara hazırlanmanın ehemmiyeti, dünyânın geçiciliği, buradaki lezzetlere, zevklere, mal, mevkî, görünüş ve gösterişlere aldananların zavallılıkları en güzel şekilde dile getirilmiştir. Herkes tarafından kolayca anlaşılan bu şiirler çok rağbet görmüş, kısa zamanda çok uzaklara kadar yayılmıştı. Ahmed Yesevî ayrıca, Anadolu’daki Türk edebiyatının yeserip gelişmesine zemin hazırlamış ve Yûnus Emre gibi şâirlerin yetişmesine sebeb olmuştur. O, hikmetleri ile İslâmiyet’e çok hizmet etmiş, binlerce insanın müslüman olup, saadete kavuşmasına vesîle olmuştur. Bilhassa on üçüncü yüzyıldan sonra Anadolu’da ortaya çıkan edebiyat, bu yolu tâkib etmiştir.

HİKMET

Hak kulları dervişler, Hakikati bilmişler,


Hakk’a âşık olanlar, Hak yoluna girmişler.

Hak yoluna girenler, Allah’ı zikr edenler,


Erenler izin tutup, Mal u mülkden geçmişler.

Alem fahri Mustafâ Sözü ofdu merhaba,


Miracında fahr edip, Fakr yolunu tutmuşlar.

Gönül verme dünyâya, Sakın girme harama,


Hakkı seven âşıklar, Hep helâlden yemişler.

Dünyâ benim diyenler. Cihan malın alanlar,


Akbaba kuşu gibi, Haramlara batmışlar.

Molla, müftî olanlar, Yalan fetva verenler,


Akı kara kılanlar, Cehennem’e girmişler.

Rüşvet alan hâkimler, Haram alıp yiyenler,


Parmağını ısırıp, El belinde kalmışlar.

Tatlı tatlı yiyenler, Türlü türlü giyenler,


Tahtı altın olanlar, Yer altında kalmışlar.

Mü’min kullar, sâdıklar, Doğrulukla duranlar,


Dünyâ malını verip, Âhıreti almışlar,

Hoca Ahmed bilmişsin, Hak yoluna girmişsin,


Hak yoluna girenler, Cemâlullah görmüşler.

Hâce Ahmed Yesevî’nin talebeleri; Seyhun ve Ceyhun boylarında, Harezrrî de, Mâverâünnehr’de, Kazak ve Kırgız ellerinde, Doğu Türkistan’da, Ural ve İdil boylarındaki Başkurd ve Bulgar Kazan ülkelerine yayıldı. On üçüncü asırda Moğol istilâsı sebebiyle Horasan’dan hicret eden Yeseviyye yolunun büyükleri, Azerbaycan ve Dağıstan’da Halvetiyye yolunun, Anadolu’da hakîkî Bektaşîlik yolunun kurulmasına vesîle oldular. Ahmed Yesevî hazretlerinin, talebelerinin, kurulmasına vesîle olduğu tarîkatler, târihte ve zamanımızda hâlâ tef sirlerini göstermektedir.

Ahmed Yesevî hazretleri buyurdu ki:

“Ey dostlar! Sakın ha, câhil olanlarla dostluk kurmayınız.”

“Akıllı ve uyanık kimse isen, dünyâya hiç bir zaman gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp, dünyâya meylettirirse, artık seni idaresi altına almış demektir. Bundan sonra felâketlerden felâketlere sürükler de hiç haberin olmaz.”

“Himmet kuşağını beline kuvvetlice sarmayan insan, dünyâya olan meyil ve muhabbetten kurtulamaz. Allah yolunda gözyaşları dökerek ağlamadıkça, Allahü teâlâya âid ince sırlara kavuşamaz ve bu yolda ilerleyemez.”

“İslâmiyet’in emir ve yasaklarına uymakta gevşek davranan kimse, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda ilerleyemez. Gönül ve kalbi ile dünyâ düşüncelerinden sıyrılıp, yalnız Allahü teâlâya yönelmedikçe, hakikat meydanında bulunmak mümkün değildir. Bunlar hakkı idrâk etmekten uzaktırlar.”

“Ey dostlar! Bir kimse, Allahü teâlânın aşkı ile yanıp yoğrularak, bu deryanın mahir bir dalgıcı olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdaniyet denizine giremez. Zira, ona girmek için çok usta dalgıç olmak lâzımdır.”

“Gönlünde Allahü teâlânın aşkını taşıyanlar, dünyâ ile tamamen alâkalarını kesmişlerdir. Bunlar halk içinde Hak ile olurlar. Bir an Allahü teâlâyı unutmazlar.”

“Ahkâm-ı İslâmiyye’yi tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyalık yolunda bulunmağa kalkarsa, îmânını şeytan çalar. Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyalık yolunda bulunduğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde görülen bâzı hâllerin rahmanı olduğunu zanneder. Hâlbuki bilmez ki, abdestte, namazda, alışverişte noksanlıkları vardır ve yeyip İçtikleri haramdır. Kendisinde var zannettiği hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idaresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar.”

“Çeşitli günahlar sebebiyle, paslanmış bir hâl alan gönüller için çâre; Allahü teâlâya çok tövbe, istiğfar etmektir. Her zaman Allahü teâlâyı düşünmeli, O’nun razı olduğu, beğendiği işleri yapmalı, hiç bir zaman O’ndan gafil olmamalıdır.”

“Malının çokluğu dillere destan olan Karun bile, malının hayrını, faydasını görmedi. Nihayet toprak altında yok olup gitti.”

“Kâfir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırma. Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir.”

“Nefse uymak yolunda bulunan kimse rüsvâ olmuştur. Artık, yatarken, kalkarken yoldaşı şeytandır.”

“Garîblere merhamet etmek, Resûlullah efendimizin sünnetidir. Nerede bir garîb görsen, oha olan merhametinden gözyaşların akmalıdır.”

“Gönlü kırık, zavallı ve garîb birini görürsen; yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol.”

TİMUR HÂN’IN RÜYASI

Emir Tîmûr Hân, Buhârâ’ya gitmek üzere yola çıktığında, Türkistan’a uğradı. Rüyasında Ahmed Yesevî’yi gördü. Kendisine; “Ey yiğit! Buhârâ’ya çabuk git! İnşâallah orada sana fetih nasîb olur. Senin başından çok hâdiseler geçse gerek. Zâten oradaki insanlar da senin gelmeni bekliyorlar” buyurdu. Timur Hân uyanınca, bu müjdeye çok sevinip, Allahü teâlâya şükretti. Ertesi gün Türkistan hâkimine çok para verip, Ahmed Yesevi hazretlerinin kabri üzerine mükemmel bir türbe yaptırmasını emretti. Hâkim, istenilen şekilde güzel bir türbe yaptırdı. Türbe, bugün de bütün haşmetiyle durmaktadır. Bu külliye, Türkistanlılar ve İdil-Ural Türkleri için Hicaz’dan sonra ziyaret edilen en mübarek dînî-millî bir makam olagelmiştir. Türkistan ve eski Altınordu topraklarındaki zengin Türklerin, cenazelerini, Ahmed Yesev! hazretlerinin türbesi civarına gömmek âdeti, 1921 komünist istilâsına kadar devam etmiştir.

Ahmed Yesev! Câmiî’nin arka kısmında türbeli ikinci bir mescid daha ilâve edilmiş olup, Câmi’nin dış avlu kapısı fevkalâde büyük ve kemerlidir. Kapının yanında penceresiz, üstü çentikli iki yuvarlak kule yükselir. Büyük bir san’at eseri olarak işlenmiş iki katlı tahta kapısı üzerinde bir pencere vardır. Duvarlar işlenirken, iyi pişmiş dört köşeli tuğlalar kullanılmıştır. Kûfî yazılarla süslenmiş olan kubbe, binayı daha da güzelleştirmektedir. Zelzeleler ve şâir sebeplerle çoğu yerleri dökülen ve yıkılmaya yüz tutan bu muazzam bina, ilk yapıldığında çok güzeldi. Câmi’nin avlusunda çok güzel bir medrese vardır. Arka kısmında bir kubbe, içinde Arslan Bahâ’nın, Ahmed Yesevî’nin ve hanımefendisinin bulunduğu türbe görülmektedir. Burada başkalarının bulunduğu da söylenmektedir.



1) Reşehât; sh. 14 vd.

2) Cevâhir-ül-ebrâr; sh. 74

3) Künh-ül-ahbâr; cild-5, sh. 54

4) Nefehât-ül-üns; sh. 478

5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-6, sh. 102

6) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 133