Kalpleri titreden iman

sükutu-ezber

Yorgun...
Yönetici
Co-Admin
Katılım
11 Şub 2017
Mesajlar
7,569
Tepkime puanı
14,887
Ali küçük hoca efendi




"İnananlar ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, âyetleri okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır. Ve Rablerine güvenirler; namaz kılarlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf ederler." (8 Enfal, 2-3)

Mü’minlerin, gerçek mü’minlerin özelliklerinin açıklandığı bir âyet. Gerçekten inanmış, tam anlamıyla iman etmiş, emniyet ve güvenlik içine girmiş, Rabbiyle tam bir diyalog halinde, rıza halinde olan, Allah’tan ve O’ndan gelenlerin tümünden razı olmuş mü’minlerin özellikleri şunlardır:

Allah anıldığı zaman, Allah’ın esmâsı’ndan birisi gündeme geldiği zaman, veya ef’ali, fiilleri, sıfatları, âyetleri gündeme getirildiği zaman, en büyük olarak Allah gündeme getirildiği zaman, Rab olarak, İlâh olarak, Melik olarak, Rahmân olarak gündeme getirildiği zaman kalpleri titreyen, kalplerinde bir hareket, bir depreniş, bir heyecan, bir arzu, bir saygı meydana gelen kimselerdir onlar.
Evet kalpler ancak Kur’an’la mutmain olur. Ancak Kur’an’la itminan bulur, ancak onunla yatışır ve sükûnete kavuşur. Çünkü kalp Allah’ın âyetlerini duydukça, tanıdıkça şüphe ve tereddütlerden kurtulup doyuma ve itminana ulaşacaktır.


Bu âyetin bize anlattığına göre kalplerin itminana kavuşmasının birinci yolu elimizdeki şu Kur’an âyetleridir. Bunun bir ikinci yolu da yine kitabımızın Bakara sûresinin beyanıyla meşhut âyetlerle olacaktır. Rabbimizin kâinata serpiştirdiği görsel âyetlerini gördükçe kalpler doyuma ulaşacaktır.

Allah’ın âyetleri kendilerine tilâvet olunduğu, duyurulduğu, izlettirildiği zaman onların imanları artar. Gerek Allah’ın şu elimdeki kitabının âyetlerini okuyarak izlediği, veya gerekse âyetleri okuyan bir Müslüman karde-şinin kendisine duyurmasıyla izlediği zaman onların mânâ-sına nüfuz ederek, Rabbinin kendisinden istediklerinin bilincine ererek, farkına vararak dinlerler. İşte böyle ne dendiğini, ne istendiğini anlamaya, kavramaya çalışarak izleme onların imanlarını artırır. Çünkü böyle âyetler üzerinde kafa yorarak izleyenler görürler ve anlarlar ki tüm kâinatta Allah yasaları uygulanmaktadır. Çevrelerinde cereyan eden tüm hadiselerde bu Allah yasalarının uygulandığını gören mü’minlerin imanları artacaktır.

İman aslında kalbin işidir. Ve iman için kişi Kur’an bilmek zorundadır. Önce bilecek kişi, inanacak ve sonra da onu amel haline getirecek. Bilmeden inanılmadığı gibi inanmadan da yapılmaz. Neye inanıyoruz? Bunu bileceğiz. Meselâ benim kaç tane sâlih amelim varsa o kadar imanım var demektir. Meselâ benim yirmi tane sâlih amelim varsa yirmi tane imanım var demektir. Bunu çoğalttıkça benim imanım da çoğalacaktır.

Evet Allah’ın iman birimi âyetlerini tanıdıkça, öğren-dikçe kişinin imanı artacaktır. Yâni Kur’an’da her bir iman konusu gündeme geldikçe bunu öğrenip iman eden mü’min-lerin imanları, iman konuları artıverir. Öğrendiği her bir âyet karşısında Allah demişse doğrudur, Allah ne demişse kabulümdür diyerek Allah’ın âyetleriyle tanıştıkça kendisini, hayatını, bakışını, düşüncesini değiştiren kişinin imanı artacaktır. Çünkü mü’min durağan değildir. Mümin sürekli imana, teslimiyete doğru bir gelişim içindedir. Öğrendiği her bir yeni âyete imanla, mü’minler taklitten çıkıp tahkike ulaşırlar.

Meselâ eğer şu ana kadar bu sûreyi bilmiyorsak şimdi iki âyet öğrendik, iman ettik ve iki âyetlik bir iman artışımız oldu, ya da iki iman birimi daha kazandık demektir. İman taat ve ibadetle artar, isyan ile de azalır. Selef âlimlerimiz bu konuda ittifak etmişlerdir. Kur’an’da imanın artmasına işte bu âyet delil gösterilmiştir. İbni Mübârek azalıp çoğalma ifadesi yerine üstünlük, kuvvetlilik ve zayıflık ifadesini kullanmıştır. İman için sadece dil ile ikrar ve kalp ile tasdikin yeterli olmadığını, aynı zamanda amellerle bizzat ortaya konarak gösterilmesi gerektiğini söyleyenler de olmuştur. Fahrettin Râzî gibi kimi âlimlerimiz de; insan fıtraten zaten mü’min olarak doğar. Buna imanî fıtrî denir ve bu iman buluğ çağına kadar sürer. Bu çağdan sonra kişi iman-i istid-lâlî ile Allah’ın varlığına, birliğine, peygamberine iman eder. İşte imanda ziyadeleşme budur der. Tıpkı; "ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istiyorum" diyen İbrahim aleyhisselâmın imanı gibi. Biz biliyoruz ki İbrahim aleyhisselâmın imanı tamdı, eksiksizdi. Onun imanı kendisine tâbi olanların tamamının imanından üstündü. Ama o Allah’tan imanı konusunda daha da kemal istedi. Yine kitabımızda Ashab-ı Sebt’in durumuna baktığımız zaman aynı durumu görebiliyoruz. Cumartesi günü balık tutma yasağını çiğneyen toplum üç grup oluyor.

1- Yasağa uymayarak balık tutmaya devam edenler.

2- Cumartesi yasağına riayet edip, balık tutmaya gitmeyen, ancak bunu sadece kendi şahıslarında uygulayabilen, başkalarını da bu işten menetmeye imanları yetmeyenler. İmanları var, ama bu imanları onları başkalarını uyarmaya sevk edecek kadar güçlü değil.

3- Kendileri yasağa riayet etmekle birlikte, günahkârların yanlış hareketlerine iştirak etmemekle birlikte, aynı zamanda emr-i bil’-maruf ve nehy-i anil’münker dediğimiz sürekli hareketlilik ve dinamizm isteyen cihat ruhunu canlı tutanlar. İşte bu üçüncü grubun imanı kendilerini günahtan uzaklaş-tırdığı gibi, başkalarını da menetmeye yetecek kadar güçlü idi. Günahkârlarla iç içe yaşadıkları bir ortamda bu iman onları Allah’ın yakın bir azabından korkutuyordu. Hattâ kalplerindeki bu imanlarının dışa yansıyan maddi bir tezahürü olarak da bunlar günahkârlarla kendi evleri, mahalleleri arasına bir duvar çekip tedbir almışlardır. İşte bu imanın güçlülüğünün madde planında, amel planında, aksiyon planında açığa çıkışıydı. Tebuk seferinden geri kalan Kâb Bin Malik’in imanı da kendisi gibi aynı suçu işleyen ötekilerin imanından daha güçlüydü ki, o iman kendisine ötekiler gibi yalan söylemesine engel oldu.

Peki bir mü’min böyle üstün bir imanı nasıl kazanacak? Benim bildiğim, iman birimleri olan şu kitabı ve Resûl aleyhisselâmın hadislerini sürekli elimizde tutarak, Rabbimizi yakından tanımak, O’nun esmasına, sıfatlarına, fiillerine muttali olmak, mutlak gücün, kuvvetin, kudretin sadece Allah’a ait olduğunu kavramaya çalışacağız. Bu, bizim Allah’a daha çok yaklaşmamızı sağlayacaktır. Zira Allah’tan başka hiçbir varlıkta kuvvet ve kudretin, yetkinin olmadığını bilmek O’na teslimiyeti iltizam edecektir. O’nun mülkün mutlak maliki olduğunu bilmemiz bizi O’nun dışındaki eşyaya, varlıklara bağımlı olmaktan kurtaracaktır. O zaman şu anda insanların putlaştırıp önünde eğildikleri teknik üstünlük, teknolojik farklılık, sayısal üstünlük v.s v.s gözümüzde küçülecek ve sadece Allah büyüyecektir. Kendilerinden kat kat fazla olan düşmanları karşısında Bedir’de zafer kazanan mü’minlerin yaşadıkları durum işte buydu. Ama Huneyn de yaşanan durum bunun tamamen zıddıydı. Bedirde aslan kesilen ruh orada pörsüyüverdi.

Evet, bu iman önünde Kızıl Deniz, arkasında dünyanın en büyük ordularının sahibi Firavun olduğu halde Allah’a güven ve teslimiyetinde zerre kadar bir sarsılma yaşamayan Hz. Musa’yı tanıyarak kazanılacaktır. Veya sizler yeryüzünde güç ve kuvvet iddiasında bulunan bir başka tâğut tarafından ateşe atılırken imanıyla dimdik ayakta duran İbrahim aleyhisselâmla tanışmadan onun imanını kazanmayı, ya da aynı tâğutların ateşlerinin sizleri de yakmamasını nasıl isteyeceksiniz?

Ve onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. İşlerini Rablerine havale ederler. Gerek kendisiyle ilişkilerinin düzenlenmesi konusunda, gerek kendi aralarındaki iliş-kilerinin düzenlenmesi konusunda yasa koyma salahiyetini kesinlikle kendilerinde görmezler. Her konuda velileri, vekilleri Allah’tır. Kul olarak bizler bize düşenleri, gücümü-zün yetebileceklerini yaptıktan sonra sonucu Rabbimize havale edeceğiz. Rabbimizin bu konuda bize haber verdiği tüm yasalarına uygun hareket ederek savaş meydanına ko-şacağız. Karşımıza çıkan Allah düşmanları kaç kişi olurlarsa olsunlar, güçleri, kuvvetleri ne olursa olsun, isterse bizim on katımız olsunlar, onlarla savaşa hazır olacak ve gerisini Allah’a bırakacağız. Ve kesinlikle bileceğiz ki bizler yasalara teslim olup Rabbimize güvendiğimiz sürece O bizim ve-kilimiz olarak bizi zafere ulaştıracak, bizim için hayırlı olanı bize lütfedecektir.

Onlar namazı ikame edenlerdir. Namazı ayağa kaldıranlardır onlar. Rabbimiz bize cihadı anlatacak, ama onu gündeme getirmeden önce mü’minlerin uymaları gereken yasaları, mü’minlerin sahip olmaları gereken özellikleri ortaya koyuyor. Çünkü bu özelliklere sahip olun-madan sadece silah ve sayısal güçle kâfirler karşısında galip gelmek mümkün olmayacaktır. İşte bunun içindir ki Rabbimiz önce bu hazırlıkları gündeme getiriyor.

Onlar namazı ikame ederler. Salât aslında mü’minin tümüyle, tüm varlığıyla, içiyle dışıyla, kalbiyle bedeniyle Rabbine yönelişi demektir. Salât kişinin Allah’la diyaloğu demektir. Allah’a yalvarış ve yakarış halidir. İnsanın tüm varlığıyla, tüm hareketleriyle Rabbine gerçekleştirdiği bir dua, bir kıraat, bir secde, bir rüku, bir teslimiyet, bir yöneliştir, bir doğruluş, bir Allah için oluştur namaz. Tüm hayatı Allah’ın istediği gibi düzenlemektir namaz. Hayatın tümünü kapsayan Allah’a kulluğu herkesin görebileceği şekilde ayakta tutmak demektir namaz. Allah’ın istemediği her türlü hayatın, her türlü düşüncenin, her türlü anlayışın, her türlü putun, her türlü programın reddedilişini ortaya koyan, sadece Allah’a kulluğu abideleştiren bir eylemdir namaz. Tev-hidin simgesi olarak ortaya dikilmiş bir ameldir.

Rasülullah efendimiz döneminde bunu çok hoş görürüz. Müslümanlar Kâbe’nin avlusunda namaz kıldılar ve bu namazlarıyla şu abideyi diktiler, şu reddiyeyi ortaya koydular. Biz bu namazımızla, biz bu tevhidimizle, bu pratik gösterimimizle Allah evindeki tüm putlarınızı, kafalarınızın içindeki tüm putlarınızı, kalplerinizin içindeki tüm küfür ve şirk düşüncelerinizi reddediyoruz. Allah’tan kaynaklan-mayan, Allah’a kulluk esasına dayanmayan tüm hayatınızı reddediyoruz. Sadece Allah’a kulluk edeceğimizi, sadece Allah huzurunda eğileceğimizi, sadece Allah’ı dinleyece-ğimizi gösteriyoruz. Bakın, görün işte inancımızı diktik gözlerinizin önüne. Tevhidimizi serdik nazarlarınıza diyerek bir namaz ikame etmişlerdi.

Bir de o mü’minler kendilerine rızık olarak verdik-lerimizi infak ederler. Kendilerine verilenleri Allah kullarıyla paylaşmanın kavgası içine girerler. Allah’ın verdiklerinden Allah kullarına bir delik açarlar. Hem de hiç kapanmayacak bir delik açarlar da oradan Allah kullarını hep istifade ettirirler. Onlar namazı ikameyle bedenlerinde Allah’ın söz sahibi olduğunu bildikleri gibi, mallarını da Allah yolunda infak ederek o mallarında Allah’ın söz sahipliğini ortaya koyarlar. Çünkü onlar bilirler ki o malları kendilerine lütfeden Rableridir.

Rızık çok genel bir ifadedir. Tüm hayat bizim için Rabbimizin lütfettiği bir rızıktır. Öyleyse elimizi, ayağımızı, gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi, bedenimizi, malımızı, paramızı, bilgimizi, zamanımızı, imkânımızı, fırsatımızı, oğlumuzu, kızımızı, evimizi, arabamızı, her şeyimizi Allah’ın istediği yerde harcayıp infakta bulunacağız. Allah’ın verdiği ilim rızkını insanlara ulaştıracağız. Allah’ın bize verdiği ilimden insanları istifade ettireceğiz. Ondan bir delik açıp insanlara akıtıp duracağız. İnsanların karşısında güzel bir Müslümanlık sergileyerek onlara infakta bulunacağız.

İşte böyle olduğumuz zaman, Allah’ın âyetleriyle tanışarak kalplerimiz doyuma ulaştığı, kalplerimiz yatıştığı, her an âyetlerle iman birimlerimiz arttığı; durağan, taklidi bir hayattan tahkiki bir hayata koştuğumuz, namazı ikame ettiğimiz, tüm bedenimizde Allah’ı söz sahibi bildiğimiz, tüm malımızda Allah’ı söz sahibi bildiğimiz zaman çok rahat cihad meydanlarına koşabilecek ve Allah yolunda bir savaşı göze alabileceğiz demektir. Çünkü cihad Allah için mal ve candan vazgeçebilmeyi gerektirir.
 

Turan

Well-known member
Sp Kullanıcı
Katılım
30 Ocak 2017
Mesajlar
2,229
Tepkime puanı
195
Allah razı olsun kardeşim
 
Üst